Yazar: Oguz Atay
Yil : 1975
"Aptal!" demisti bir yakin akrabamiz benim icin babama. Nasil olur da muhendislik egitimimden sonra ac kalacagimi bile bile doktora yapmaya karar verirdim? Insanin motivasyonu para, gosteris oldugunda belki de bu normal bir tepkidir. Fakat memlekete ya da dunyaya faydasi olan insanlarin boyle dusunenler arasindan cikmadigi da kesindir. Tek dusundugum, acaba yine boyle der miydi Mustafa Inan’in hayatini okusaydi ya da onu tanisaydi. Kimdi peki bu Mustafa Inan?
Mustafa Inan, 1911 yilinda Adana'da Malatya kokenli bir ailenin cocugu olarak dunyaya geldi. Babasi henuz 4 yasinda damdan dusen soluk yuzlu Mustafa'nin hicbir zaman adam olamayacagina inanmisti. Bunun icin onu her yaz birilerinin yanina cirak olarak gondererek gelecekteki meslegini bulmasi icin ugrasmaktaydi. Kimi zaman kuyumcuda kimi zaman eczanede calisan Mustafa ne yapsa cok iyi yapiyor, ogrendigi herseyi aklinda tutmayi basarabiliyordu. Okulda da babasina masraf olmamak icin kitap ve defter almayan Mustafa'dan babasi iyice umudu kesmistir. Bu cocugun defteri bile yok nasil okuyacak diye dusunmektedir. Oysa Mustafa, her sabah okula herkesten once giderek arkadslarinin kitaplarindan calisirdi, defter tutmasina cok gerek yoktu zaten ogrendigi hersey aklinda kaliyordur. Fakat Mustafa sinemaya gitmeyi de cok seviyordur. Babasi bu seferde bu cocuk kesin sinemada gazoz saticisi olacak diye endiselenmeye baslar ve onun sinemaya gitmesine engel olur.
Bu kadar hassas, sinemaya bile ilgisi olan soluk yuzlu cocugun ozellikle matematik dersine de ilgisi vardir. Bu ilgisi zamanla oyle bir noktaya gelir ki hocalarin yerine arkadaslarina ders anlatmaya baslar. Onun icin bilinmeyen 'n' bilim demekti ve bu 'n' i herkese anlatmaliydi. O zamanlardan farkina varmisti Mustafa, ogretmen olmaliydi. Cevresinin yonlendirmesiyle Teknik Universite'de insaat muhendisligi bolumune birincilikle girer ve bolumu birincilikle bitirerek Isvicre'ye doktora yapmaya gider ve ilk yurt disinda doktora yapan Turk unvanini kazanir. Orada da zekasi, bilgisi ve kisiligiyle herkesi etkileyen Mustafa, Isvicre'de kalma tekliflerini geri cevirerek memleketine doner ve Teknik Universite'de hoca olur.
Tahmin edilebilecegi gibi Mustafa cok iyi bir hoca olmustur. Ona gore, anlatamiyorsan bilginin bir anlami yoktur. Iyi ders anlatmak da iyi dil kullanmayi gerektirir. Zaten dil de matematik gibidir, bir cesit dusunme sanatidir. Edebiyata cok duskun olan Mustafa, guzel Turkcesiyle ve konulara olan hakimiyeti sayesinde en zor konulari bile ogrencilerine anlatmayi basarabiliyordu. Derslerden once odasinda tek basina neler anlatacagini dusunur ve bir tek not bile kullanmadan anlatirdi derslerini. Onu ogretmek kadar mutlu eden baska birsey yoktu. Bunun farkina varan pekcok ogrenci de onu hic rahat birakmazdi. Hatta bazilari sirketlerden aldiklari projeler hakkinda ona danisir, onun bilgisini somururlerdi. Bazi hocalar da yurt disina ciktiklarinda hep Mustafa'dan kendileri yerine ders anlatmasini rica ederlerdi. Mustafa bu insanlara degil, bencillik kavramina ofkeleniyordu. Nasil olur da bilim yuvasinda insanlar bu kadar bencil bu kadar para duskunu olabiliyorlardi. Idareci olmak istememesine ragmen Teknik Universite'de rektorluge kadar yukseldi ve onun doneminde Teknik Universite yurt disina cok iyi ogrenciler gondermeye basladi. Mekanik alaninda cok onemli katkilari olmasina ragmen makalelerini uluslararasi dergilere gondermek yerine yerli dergilerde yayinlamayi tercih etti, boylece ulkede bilimin gelismesine katkida bulunacakti. Cisimlerin mukavemeti konusunda yazdigi kitabi cok kisa zamanda bilim camiasinda ses getirecek ve yabanci ulkelerde cevirileri yayinlacakti. Kitabinin bu kadar basarili olmasindaki sebep, konulari anlatirken teori ve matematige verdigi onemdi.
Mustafa Inan'i belki de diger basarili bilim adamlardan ayiran en buyuk ozelligi bilim disinda baska bircok alanla da ilgili olmasiydi. Ozellikle Divan edebiyatina cok buyuk ilgisi vardi, bu sayede katildigi dost sohbetlerinde keyifli sohbeti ile herkesi etkilemeyi basarmisti. Bunun disinda Mustafa, felsefeye, tarihe merakliydi, kelimelerin kok yapilari uzerine kafa yoruyodu ve bunda matematik duzeni gordugunde cok mutlu oluyordu.
Hayatinda iki Dunya Savas’i gormus, hep yoksulluk cekmis Mustafa’nin ekonomik durumu profesor olduktan sonra da duzelmedi. Hatta birgun asistanindan bile borc istemek zorunda kalmisti. Bu konuda tepkisini soyle dile getiriyordu:
“ Dusunmek cok enerji isteyen bir istir. Dusunmek cok zor bir spordur. Futbolcularin kondisyonu icin bu kadar para harcanirken, bizleri neden kotu kondisyano mahkum ediyorsunuz? ”
Isteseydi disaridan proje alarak ekonomik durumunu duzeltebilirdi. Ama onun isi muhendis yetistirmekti, disaridan proje alirsa buna fazla zaman ayiramamaktan korkuyordu. Hem zaten ona teorik olmayan pratik islerle ugrasmak cok da tat vermiyordu. En iyisi kendisine gelen proje tekliflerini ihtiyaci olan diger arkadaslarina ya da ogrencilerine yonlendirmekti. Universitede ogretmeyi o kadar cok seviyordu ki bayindirlik bakani olmayi bile reddedecekti, zaten universitede bile idarecilikten bikmisti, artik bilimle ugrasmak, kitabini bitirmek istiyordu.
Mustafa daha 50li yaslarinda kendisini cok yorgun, halsiz hissetmeye baslamisti. Herkese herseyi ogretmek, ithal bilim yerine bilim uretmeyi ogretmek kolay degildi. Universite icinde karsilastigi bencil ve cikarci insanlar da umitlerinin giderek tukenmesine sebep oluyordu. Cok soguk bir kis gununde esi Jale hanimin uyarilarina ragmen okula ders vermeye toplu tasima bulamadigi icin yuruyerek giden Mustafa Inan bir daha iyilesemeyecekti. Atesi surekli yukseliyor ve her doktor baska birsey soyluyordu, birbirine zit ilaclar oneriyorlardi. O ortamda bile inceligini ve duyarliligini koruyan Mustafa Inan esine : “Aman Jale bu doktor arkadasa baska doktorlari da gordugumu soyleme, gucenir yoksa” diyordu. Doktorlar Jale Hanim’a Mustafa Inan’in yurtdisina cikmasi gerektigini soyluyorlardi. Fakat Mustafa Inan buna karsiydi elbette. Ulkesindeki doktorlara guveniyordu, hem simdi yurt disindan insaat muhendisi getirtseler kendisi bozulmaz miydi? Jale Hanim ne yapip edip is bahanesi ile de olsa Mustafa Inan’i Almanya’ya goturmeyi basardi fakat ne yazik ki dunyaya gozlerini cok sevdigi memleketinde degil, Almanya’da kapadi.
Bu romani okuduktan sonra bilimle azicik ugrasan her insanin icinde birseylerin kipirdamasini beklemek cok da saflik olmaz herhalde. Olsa bile zaten bilim adamlari saf olmalidirlar, onlarin Mustafa Inan’in dedigi gibi kendilerini ustun gostermeye vakitleri yoktur, baskalarini kiskanacaklari vakitleri yoktur. Ama baska bircok sey icin de vakitleri vardir, mesela bilimi sevimli gostermek icin, bilim adami olmak isteyenlere yol gostermek icin cok vakitleri vardir. Dunyada neler olup bitiyor, insanlik nereye gidiyor demeye cok vakitleri vardir, zaten aydin olmanin da geregi bu degil midir? En cok da esasli dusunmeye vakitleri ve gucleri vardir.
Simdi bizlerin de bize “Aptal!” diyen insanlara vakit ayiracak, onlara cevap verecek vaktimiz olmamali, bunun yerine dusunmeye, yeni seyler uretmeye ayirmaliyiz vaktimizi. Ne demisti Mustafa hoca:
“Bilim uzun ve çetin bir yoldur çocuklar. Bilimi yarı yolda bırakmayın, olur mu çocuklar? Oppenheimer gibi hissediyorsanız, bırakın yüksek binaları başkası yapsın, büyük barajlarda başkası çalışsın. Bazılarına çok uzaklardan bile görünen yüksek yapılar kurmak çekici gelecektir. Bırakınız bu işleri öyleleri yapsın. Bazıları da insanları çalıştırmak, büyük teşebbüsleri idare etmek ihtirası ile yanarak kuvvetli olmak isteyeceklerdir. Bırakınız parayla da onlar uğraşsın. Sizin kuvvetli olmak gibi bir derdiniz yoksa, siz de Leonardo Da Vinci gibi 'Kuvvet nedir?' diye merak ediyorsanız buyrun sizleri Mekanik kürsüsüne beklerim. Çünkü bazılarına göre 'Kuvvet' para ile organizasyonun çarpımına eşittir; bize göre de kuvvet ivme ve kütleyi ilgilendiren bir büyüklüktür. Bu iki formülü birbiriyle karıştırmayın olur mu çocuklar? Kürsü ile ticarethaneyi birbirine karıştırmayın olur mu çocuklar? ”
