Wednesday, December 21, 2011
Bal
Yonetmen: Semih Kaplanoglu
Oyuncular: Bora Altas, Erdal Besikcioglu, Tulin Ozen
2010 yapimi
Karadeniz'in hem guzelligi ile buyuleyici hem de heybeti ile korkutucu olan kasabasinda kucuk Yusuf'un ic dunyasina yolculuk ediyoruz bu filmde. Fazla konusmayan, cekingen bir cocuk olan Yusuf'un iri, guzel gozleri adeta dialoglarin yerini aliyor. Cok istemesine ragmen okumayi bir turlu ogrenemeyen Yusuf, arkadaslarinin alay konusu olur. Annesi ile fazla iletisim kuramayan, giderek icine kapanan Yusuf'un en yakin arkadasi babasidir. Okulda ogretmeninden duyamadigi "aferin"i babasindan duymaktan cok mutlu olur. Gecimini yuksek agaclardan bal toplayarak yapan babasi, birgun yine bal toplamaya gidecek fakat donmeyecektir.
Saturday, December 10, 2011
Saturday, December 3, 2011
Dancer in the Dark
Yonetmen: Lars von Trier
Oyuncular: Bjork, Catherine Deneuve, David Morse
2000 yapimi
Cekoslavaklaya’dan Amerika’ya multeci olarak goc eden Selma’nin hikayesini anlatan film, baslangicta Amerika’daki calisma ve kapitalizm kosullarini gostermesi ile Charlie Chaplie’nin Modern Zamanlarini hatirlatiyor. Film ilerledikce bir annenin bu kosullardaki mucadelesi ve fedakarligi ile Gorki’nin Ana’sina da sanki bir selam gonderiyor. Amerika’daki bozuk adalet sistemini gozler onune sermesiyle de Yilmaz Guney’in Umut’unu hatirlatiyor.
Oyuncular: Bjork, Catherine Deneuve, David Morse
2000 yapimi
Cekoslavaklaya’dan Amerika’ya multeci olarak goc eden Selma’nin hikayesini anlatan film, baslangicta Amerika’daki calisma ve kapitalizm kosullarini gostermesi ile Charlie Chaplie’nin Modern Zamanlarini hatirlatiyor. Film ilerledikce bir annenin bu kosullardaki mucadelesi ve fedakarligi ile Gorki’nin Ana’sina da sanki bir selam gonderiyor. Amerika’daki bozuk adalet sistemini gozler onune sermesiyle de Yilmaz Guney’in Umut’unu hatirlatiyor.
Bu bozuk duzen ve kapitalizm kosullari icinde bir de Selma’nin gorme bozuklugu eklenince filmin duygusalligi bir hayli yukselir. Muzikallere ilgisi olan ve dans edip sarki soylemeyi seven Selma her kosulda kurdugu hayalleri ile yasama sevincini belki de Yilmaz Guney’in Umut’unu gosterir bize. Icinin guzelligi ses tonuna kadar yansiyan Selma ne yazik ki bu duzen icin fazla iyidir. Hem iyi bir dost hem de iyi bir anne olmanin "bedelini" cok kotu ve haksiz bir sekilde odeyecektir.
Thursday, November 24, 2011
Bir Bilim Adaminin Romani
Yazar: Oguz Atay
Yil : 1975
"Aptal!" demisti bir yakin akrabamiz benim icin babama. Nasil olur da muhendislik egitimimden sonra ac kalacagimi bile bile doktora yapmaya karar verirdim? Insanin motivasyonu para, gosteris oldugunda belki de bu normal bir tepkidir. Fakat memlekete ya da dunyaya faydasi olan insanlarin boyle dusunenler arasindan cikmadigi da kesindir. Tek dusundugum, acaba yine boyle der miydi Mustafa Inan’in hayatini okusaydi ya da onu tanisaydi. Kimdi peki bu Mustafa Inan?
Mustafa Inan, 1911 yilinda Adana'da Malatya kokenli bir ailenin cocugu olarak dunyaya geldi. Babasi henuz 4 yasinda damdan dusen soluk yuzlu Mustafa'nin hicbir zaman adam olamayacagina inanmisti. Bunun icin onu her yaz birilerinin yanina cirak olarak gondererek gelecekteki meslegini bulmasi icin ugrasmaktaydi. Kimi zaman kuyumcuda kimi zaman eczanede calisan Mustafa ne yapsa cok iyi yapiyor, ogrendigi herseyi aklinda tutmayi basarabiliyordu. Okulda da babasina masraf olmamak icin kitap ve defter almayan Mustafa'dan babasi iyice umudu kesmistir. Bu cocugun defteri bile yok nasil okuyacak diye dusunmektedir. Oysa Mustafa, her sabah okula herkesten once giderek arkadslarinin kitaplarindan calisirdi, defter tutmasina cok gerek yoktu zaten ogrendigi hersey aklinda kaliyordur. Fakat Mustafa sinemaya gitmeyi de cok seviyordur. Babasi bu seferde bu cocuk kesin sinemada gazoz saticisi olacak diye endiselenmeye baslar ve onun sinemaya gitmesine engel olur.
Bu kadar hassas, sinemaya bile ilgisi olan soluk yuzlu cocugun ozellikle matematik dersine de ilgisi vardir. Bu ilgisi zamanla oyle bir noktaya gelir ki hocalarin yerine arkadaslarina ders anlatmaya baslar. Onun icin bilinmeyen 'n' bilim demekti ve bu 'n' i herkese anlatmaliydi. O zamanlardan farkina varmisti Mustafa, ogretmen olmaliydi. Cevresinin yonlendirmesiyle Teknik Universite'de insaat muhendisligi bolumune birincilikle girer ve bolumu birincilikle bitirerek Isvicre'ye doktora yapmaya gider ve ilk yurt disinda doktora yapan Turk unvanini kazanir. Orada da zekasi, bilgisi ve kisiligiyle herkesi etkileyen Mustafa, Isvicre'de kalma tekliflerini geri cevirerek memleketine doner ve Teknik Universite'de hoca olur.
Tahmin edilebilecegi gibi Mustafa cok iyi bir hoca olmustur. Ona gore, anlatamiyorsan bilginin bir anlami yoktur. Iyi ders anlatmak da iyi dil kullanmayi gerektirir. Zaten dil de matematik gibidir, bir cesit dusunme sanatidir. Edebiyata cok duskun olan Mustafa, guzel Turkcesiyle ve konulara olan hakimiyeti sayesinde en zor konulari bile ogrencilerine anlatmayi basarabiliyordu. Derslerden once odasinda tek basina neler anlatacagini dusunur ve bir tek not bile kullanmadan anlatirdi derslerini. Onu ogretmek kadar mutlu eden baska birsey yoktu. Bunun farkina varan pekcok ogrenci de onu hic rahat birakmazdi. Hatta bazilari sirketlerden aldiklari projeler hakkinda ona danisir, onun bilgisini somururlerdi. Bazi hocalar da yurt disina ciktiklarinda hep Mustafa'dan kendileri yerine ders anlatmasini rica ederlerdi. Mustafa bu insanlara degil, bencillik kavramina ofkeleniyordu. Nasil olur da bilim yuvasinda insanlar bu kadar bencil bu kadar para duskunu olabiliyorlardi. Idareci olmak istememesine ragmen Teknik Universite'de rektorluge kadar yukseldi ve onun doneminde Teknik Universite yurt disina cok iyi ogrenciler gondermeye basladi. Mekanik alaninda cok onemli katkilari olmasina ragmen makalelerini uluslararasi dergilere gondermek yerine yerli dergilerde yayinlamayi tercih etti, boylece ulkede bilimin gelismesine katkida bulunacakti. Cisimlerin mukavemeti konusunda yazdigi kitabi cok kisa zamanda bilim camiasinda ses getirecek ve yabanci ulkelerde cevirileri yayinlacakti. Kitabinin bu kadar basarili olmasindaki sebep, konulari anlatirken teori ve matematige verdigi onemdi.
Mustafa Inan'i belki de diger basarili bilim adamlardan ayiran en buyuk ozelligi bilim disinda baska bircok alanla da ilgili olmasiydi. Ozellikle Divan edebiyatina cok buyuk ilgisi vardi, bu sayede katildigi dost sohbetlerinde keyifli sohbeti ile herkesi etkilemeyi basarmisti. Bunun disinda Mustafa, felsefeye, tarihe merakliydi, kelimelerin kok yapilari uzerine kafa yoruyodu ve bunda matematik duzeni gordugunde cok mutlu oluyordu.
Hayatinda iki Dunya Savas’i gormus, hep yoksulluk cekmis Mustafa’nin ekonomik durumu profesor olduktan sonra da duzelmedi. Hatta birgun asistanindan bile borc istemek zorunda kalmisti. Bu konuda tepkisini soyle dile getiriyordu:
“ Dusunmek cok enerji isteyen bir istir. Dusunmek cok zor bir spordur. Futbolcularin kondisyonu icin bu kadar para harcanirken, bizleri neden kotu kondisyano mahkum ediyorsunuz? ”
Isteseydi disaridan proje alarak ekonomik durumunu duzeltebilirdi. Ama onun isi muhendis yetistirmekti, disaridan proje alirsa buna fazla zaman ayiramamaktan korkuyordu. Hem zaten ona teorik olmayan pratik islerle ugrasmak cok da tat vermiyordu. En iyisi kendisine gelen proje tekliflerini ihtiyaci olan diger arkadaslarina ya da ogrencilerine yonlendirmekti. Universitede ogretmeyi o kadar cok seviyordu ki bayindirlik bakani olmayi bile reddedecekti, zaten universitede bile idarecilikten bikmisti, artik bilimle ugrasmak, kitabini bitirmek istiyordu.
Mustafa daha 50li yaslarinda kendisini cok yorgun, halsiz hissetmeye baslamisti. Herkese herseyi ogretmek, ithal bilim yerine bilim uretmeyi ogretmek kolay degildi. Universite icinde karsilastigi bencil ve cikarci insanlar da umitlerinin giderek tukenmesine sebep oluyordu. Cok soguk bir kis gununde esi Jale hanimin uyarilarina ragmen okula ders vermeye toplu tasima bulamadigi icin yuruyerek giden Mustafa Inan bir daha iyilesemeyecekti. Atesi surekli yukseliyor ve her doktor baska birsey soyluyordu, birbirine zit ilaclar oneriyorlardi. O ortamda bile inceligini ve duyarliligini koruyan Mustafa Inan esine : “Aman Jale bu doktor arkadasa baska doktorlari da gordugumu soyleme, gucenir yoksa” diyordu. Doktorlar Jale Hanim’a Mustafa Inan’in yurtdisina cikmasi gerektigini soyluyorlardi. Fakat Mustafa Inan buna karsiydi elbette. Ulkesindeki doktorlara guveniyordu, hem simdi yurt disindan insaat muhendisi getirtseler kendisi bozulmaz miydi? Jale Hanim ne yapip edip is bahanesi ile de olsa Mustafa Inan’i Almanya’ya goturmeyi basardi fakat ne yazik ki dunyaya gozlerini cok sevdigi memleketinde degil, Almanya’da kapadi.
Bu romani okuduktan sonra bilimle azicik ugrasan her insanin icinde birseylerin kipirdamasini beklemek cok da saflik olmaz herhalde. Olsa bile zaten bilim adamlari saf olmalidirlar, onlarin Mustafa Inan’in dedigi gibi kendilerini ustun gostermeye vakitleri yoktur, baskalarini kiskanacaklari vakitleri yoktur. Ama baska bircok sey icin de vakitleri vardir, mesela bilimi sevimli gostermek icin, bilim adami olmak isteyenlere yol gostermek icin cok vakitleri vardir. Dunyada neler olup bitiyor, insanlik nereye gidiyor demeye cok vakitleri vardir, zaten aydin olmanin da geregi bu degil midir? En cok da esasli dusunmeye vakitleri ve gucleri vardir.
Simdi bizlerin de bize “Aptal!” diyen insanlara vakit ayiracak, onlara cevap verecek vaktimiz olmamali, bunun yerine dusunmeye, yeni seyler uretmeye ayirmaliyiz vaktimizi. Ne demisti Mustafa hoca:
“Bilim uzun ve çetin bir yoldur çocuklar. Bilimi yarı yolda bırakmayın, olur mu çocuklar? Oppenheimer gibi hissediyorsanız, bırakın yüksek binaları başkası yapsın, büyük barajlarda başkası çalışsın. Bazılarına çok uzaklardan bile görünen yüksek yapılar kurmak çekici gelecektir. Bırakınız bu işleri öyleleri yapsın. Bazıları da insanları çalıştırmak, büyük teşebbüsleri idare etmek ihtirası ile yanarak kuvvetli olmak isteyeceklerdir. Bırakınız parayla da onlar uğraşsın. Sizin kuvvetli olmak gibi bir derdiniz yoksa, siz de Leonardo Da Vinci gibi 'Kuvvet nedir?' diye merak ediyorsanız buyrun sizleri Mekanik kürsüsüne beklerim. Çünkü bazılarına göre 'Kuvvet' para ile organizasyonun çarpımına eşittir; bize göre de kuvvet ivme ve kütleyi ilgilendiren bir büyüklüktür. Bu iki formülü birbiriyle karıştırmayın olur mu çocuklar? Kürsü ile ticarethaneyi birbirine karıştırmayın olur mu çocuklar? ”
Monday, November 7, 2011
Thursday, October 20, 2011
Üç K Kuralı : Kalp Kalbe Karşı
19. yüzyılın sonunda genç bır adam düşünün. Büyük umutlarla Arjantin'e gelmiş. Zengin olup ülkesine dönme hayalleri kurarken işlerin istediği gibi gitmediğini görüp uzun süre daha Arjantin'de kalmaya karar vermiş. Hal böyle olunca da aile kurma hayallerini de Arjantin'de gerçekleştirmeye karar vermiş. Fakat içinde bulunduğu toplum daha çok erkeklerın egemen olduğu toplumdur. Bu şartlarda bırakın hayalindeki kadını, kadınlarla tanışması bile neredeyse imkansızdır. Yalnızlıklarından kurtuluşu ya bir fahişenın kollarında ya da bir kadınla Tango yaparken bulabilirler. Ve Tango adeta kaçınılmaz bir ihtiyaç haline gelir bu yalnız ve fakir adamlar için.
Ama erkeklerin çok sayida olduğu ve kadınların çok az bir kısmının Tango yaptığı bir toplumda güzel bir kadınla dans edebilmek için çok iyi olduğunu ispatlamak gerekmektedir. Bunun için Arjantinlı erkekler yılmadan usanmadan sonunda alacakları mükafakatları düşünerek çalışırlar. Milonga'da (Tango partileri) bir kadınla dans edebilmek için en az üç sene yoğun bır tempoyla çalışırlar ve bunun ilk 9 ayı sadece kadın rolünü öğrenerek geçer. Hatta neredeyse hergün gittikleri Practica'lar aynı zamanda sosyalleştikleri bir ortama dönüşür. Erkekler ve kadınlar beraber gitmezler derslere böylece kadınlar erkeklerin hangi dans hareketini yapacaklarını tahmin edemezler ve tamamen hissettikleriyle hareket ederler.
Milonga için yeterli seviyeye gelen erkekler dans etmek istedikleri kadınlarla göz kontağı kurmaya çalışırlar ve kadının kendisini gülümseyerek ya da başını sallayarak kabul etmesini beklerler. Gözlerle bu anlaşma sağlandığında, erkek kadının yanına gider ve ona piste kadar eşlik eder, danstan sonra da aynı yere geri bırakır. Böylece danstan sonra dengesini kaybetme ihtimali olan kadın güvenli şekilde yerine döner. Aslında gayet maço bir yapısı olan bir toplumda bu tarz davranışlar, maçoluğun sanıldığının aksine Tango'ya yansımadığını gösterir. Günümüz toplumlarının daha az maço karakteri olup Tango'da daha maço olunması da enteresandır.
Diğer danslardan farklı olarak Tango'da kalpler ve yüzler karşı karşıyadır ve bütün dans boyunca bunu korumak şarttır. Eğer partnerler arasındaki bağlantı yeterince güçlü değilse kalpler birbirinden uzaklaşmaya başlar ve Tango'nun ruhu kaybolur. Fakat kalpler arasındaki bağlantı kurulduğunda iki partner de adeta bir meditasyon moduna geçer ve sanki 4 bacakli, kocaman yürekli estetik bir şekilde yürüyen bir sanat eserine dönüşür. Bu moda geçebilmek için, erkeğin kadını güvende hissettırmesi ve kadının da erkeğe güvenip beyninin sol lobunu kullanmayı biran bırakıp erkeğin kalbini taşımasına izin vermesi gerekir. Bundan sonrası sokakta yürümek kadar kolay ve özgür olmalıdır böylece müzik eşliğinde iki kalp, iki ruh bir bütün olup ayaklarıyla resim yaparlar.
Friday, October 14, 2011
Roma
Yonetmen : Federico Fellini
Oyuncular : Anna Magnani, Marcello Mastroianni, Feodor Chaliapin, Jr., Alberto Sordi, Gore Vidal, John Francis Lane, Elliott Murphy and Fellini himself
1972 yapimi, 12 dk
Fellini'nin onceki filmlerinden edindigim deneyimle, film izlerken basimin donecegini, zaman zaman filmi durdurup tekrar basa alacagimi biliyordum. Ama sonunda herhalde butun taslar oturur, Fellini'nin derdini tam anlarim herhalde diyordum ki yanilmisim. Basim dondu donmesine de, bazi sahneleri hangi amacla koydugunu anlayamadim. Sanki kendisine baska bir fantazi dunyasi kurmus, tamamen baska boyutta gecen bir dunya, ve bizim gibi insanlarin anlamasina izin vermiyor. Buna ragmen, her karede gorulen gorsel solenden etkilenmemek mumkun degil.
Film sanki onlarca biribirinden bagimsiz kisa filmden olusuyor. Tam bir konu cikacak diye beklerken, baska bir kisa film basliyor farkli oyuncularla. Ama degismeyen tek oyuncu var: Roma'nin kendisi. Butun bu kisa filmler Roma'da farkli donemlerden kesitler sunuyor. Bazen kilisede, bazen bir sokakta, bazen kerhanede gecen bu kisa filmleri izlerken Roma'nin hem ne kadar yasli hem de ne kadar genc bir sehir oldugunu dusunuyor insan.
Bu kisa filmler arasindaki Roma'nin kendisinden baska diger bir ortak yan da, her donemde eglencesine duskun insanlarin, isyan eden insanlarin ve otoriteyi savunan insanlarin varligi. Roma'nin trafigiyle baslayan 40'larin Roma'sindan kesitler sunarken fasizme karsi eylem yapan insanlarla, filmin sonunda yine Roma sokaklarini gosterirken otoriteye karsi direnen 68 kusagi eylemcileri insanlik tarihinde isyanin degismeyen niteligini dogruluyor. Askerlerin 68 kusagi eylemcilerine saldirdigi goruntulerde, izleycilerden birinin "bunlar suclulari sucsuzlardan korumak icin varlar" demesi otoritenin aslinda kimi korudugunu ozetliyor. Butun bunlar yasanirken, Roma'nin bir meydaninda sadece yemek yiyip, sarki soyleyen insanlar da otoritenin belki de en sevdigi tip de insanlardir.
Saturday, October 8, 2011
Hanımların Dikkatine
Yazar : Seray Şahiner
Tür: Öykü
Yil : 2011
Tür: Öykü
Yil : 2011
Dünyanın öbür ucundan beni ziyarete gelen çok yakın arkadaşımla uzun bir kucaklaşmadan sonra hemen biralarımızı açıp hayatımızdaki ve tabii ki dünyadaki son gelişmelerden bahsetmeye koyulmuştuk. Arkasından hemen bana Türkiye’den getirdiği kitapları çıkarmaya başladı. Aralarında bilmediğim yeni dönem yazarların da oldugu kitaplar. Kitaplardan genç kadın yazar Seray Şahiner’in “Hanımların Dikkatine” kitabını da yolda okuduğunu soyleyip elime tutuşturdu.
Yirmi küsür saatlik yolculuktan ve o kadar uzunca süren muhabbetimizden sonra banyoyu gördüğünde ilk tepkisi kapak kapatma alışkanlığım olmadığıydı. Tamam cok yakın arkadaşız ama böyle bir tepkiye de şaşırmıştım. Acaba kapakları kapatmayı unutmak ya da boşvermek cok vahim bir durum muydu yoksa arkadaşım benim yokluğumda aşırı titiz bir insana mı dönüşmüştü?
Dolu dolu geçen bir haftanın ardından arkadaşımı yolcu ediyorum. Bana bıraktığı kitaplardan Hanımların Dikkatine’yi okumaya koyuluyorum. Bitmek bilmeyen bir Cumartesi günü birbiriyle bir şekilde bağlantıları olan kadınların hikayelerine kaptırıyorum kendimi. Aslinda herbiri her kadının sıradan yaşadığı hayat sayılabilecek hikayelerin etkileyiciliği belki tam da burada yatıyor. Belki gelir diye hazırlanan yemek masaları, belki arar diye meşgul edilmemeye çalışılan telefonlar, belki sevişiriz diye alınan geciktirici haplar ve kaş, bıyık, bikini bölgesi… Hangi kadın için bu saydıklarımdan en az birkaç tanesi hayatın sıradanlıklarından değil ki?
Ayni evde yaşayan, eğitim düzeyi gayet yüksek, farklı karakterlere sahip üç kadının en büyük ortak yanı hayatlarının merkezinde bir türlü tam olarak elde edilemeyen erkeklerin varolmasıdır. Karakterlerden “gurur”u bir kenara bırakmış olan Sibel, başkasıyla beraber olduğunu bildiği halde bir adamin hayatında yer edinmeye calışır. Küçük de olsa gelebilme ihtimali olan bir adam için evde mıntaka temizliği yapılır, rakı sofrası hazırlanır, kitaplıkta onun seveceği kitaplar göz hizzasına getirilir. Adam geleceği saati söylememiştir, telefonlara da cevap vermemektedir ama kesin vardır bir sebebi, gelecektir elbette. Hem Sibel’den etkilenmemiş olsa ilk gece de sevişir miydi? Bir dakika, yoksa yanlış mı yapmıştı ilk gece sevişmekle? Ama yok canım, insan duygularına göre hareket etmeliydi değil mi? Saatler geçerken, rakı sofrasındaki buzlar erimeye başlar, mesajlarına ve cağrılarına cevap alamayan Sibel’in gözyaşları buzların erimesine eşlik eder. O anda kapı çalar, “geldi işte, biliyordum geleceğini!” derken kapida Nergis belirir. “Belki müsait değilsinizdir diye anahtarla girmek istemedim” der Nergis.
Iste burada arkadaşımın neden kapak olayına taktığını anlıyorum. Banyoda Sibel’in losyonların kapaklarını her seferinde açık bıraktığını gören Nergis içinden “bu kız da kapaklari kapatmayı bir türlü öğrenemedi” diye geçirir. Sibel’e göre daha “ağırbaşlı” ve “dengeli” olan Nergis’in de günü çok iyi geçmemiştir. Beraber konsere gitmeyi planladığı adamla buluşmadan önce kuaförde bütün gününü harcamış, yaptırdığı ağdanın yapışıklığı henüz hala geçmemiş, bir de belki sevişiriz diye aldığı hem adet geciktirici hem de doğum kontrol haplarıyla hormonları darmaduman olmuştur. Bir de butun bunların üstüne konsatrasyonunu bozmak istemeyen adam tarafından ekilmesi tuz biber olmuştur.
Erkekler tarafından ekilmis olan iki kadin birer kadeh şarap çıkartıp hem birbirlerini dinlerler hem kendilerini birbirleriyle kıyaslarlar. Derken hayatını başka bir adam yüzünden dağıtmış, Londra’lara kadar kaçmış olan arkadaşları Elif gelir. Üç kadın erkeklerin hayatlarında bu kadar önemli olmamasi gerektiği sonucuna varıp bundan sonra işlerine, kariyerlerine odaklanma kararı alırlar. O sırada birinin telefonuna gelen mesajla hepsinin yüreği zıplar ve kararın geçerliliği birkaç dakika bile sürmez.
Sunday, September 4, 2011
Tuesday, July 19, 2011
Kadınlar Bilim Yapıyor mu?
Gectiğimiz ay Cerrahpasa Üniversitesi’nden Prof. Ahmet Rasim Küçükusta “Ben bir bilim travestisiyim” baslıklı yazısında bilim tartışmalarına utanarak not düşülmesi gereken bir yorumda bulundu. Kulak tırmalayıcı bulduğu “bilim adami” ya da “bilim kadını” kavramlarının neden kullanılmaması gerektiğini Türk Dil Kurumu’nun “adam” sozcüğü tanimindan destek alarak bilim adamlarının hepsinin erkek olduğu iddiası ile açıkladı. Ardından bir soruyla asıl meramını ifade etti: “Fizikte, kimyada, tıpta nobel almiş kaç kadın var?”.
Seçimlerden hemen 3 gün sonra ceşitli haber kanallarinda ve gazetelerde yayınlanan yazı sadece bir haber olmaktan öteye gidemedi ve medyada “hak ettiği” eleştiriyi alamadi. Normal koşullarda ve demokratik bir ülkede belki günlerce tartışmalara konu olabilecek bu yazı ülkede yaşanan gerginliklerin arasında gözlerden kaçtı. Devlet örgütlenmesinden sosyal yaşama kadar etkisini hissettiğimiz erkek egemen anlayışa ne yazık ki bilimde de şahit olduk, belki de ilk defa bu kadar doğrudan yüzleştik. Meclis tartışmaları, şike ve ölüm haberleri arasından sıyrılıp gecikmiş de olsak Sayın Küçükusta’ya cevap verilmeli, vermeliyiz.
Sayın Kucükusta, sizden önemli bilim adamlarının isimlerini saymanızı istesem, tahminimce şöyle sıralayacaksınız: Galileo, Newton, Darwin (bunu sayacağınızdan şüpheliyim), Edison, Einstein, vs. Sayacağınız isimlerin çoğunun yaşadıgı dönemde kadınların değil akademisyen üniversitelere izleyici olarak bile girmesine izin verilmedigini biliyor muydunuz?
Pek çok alanda oldugu gibi bilim alanında da kadınlar yerlerini cok geç alabilmişlerdir. Bunun sebebini anlamak icin kadınların eğitim haklarını elde ettikleri birkaç önemli tarihe bakmak yeterli olacaktır. Kadınlar üniversiteye ilk olarak 1840 yılında Zurih’de ancak dinleyici olarak girebilmişler. İlk kadın koleji olan Londra Üniversitesi 1849 yılında kurulmuş. Fakat kadınların Üniversitelerde erkeklerle eşit haklara sahip olmaları 20. yüzyıla kadar mümkün olmamıştır. Örnegin en prestijli üniversitelerden olan Cambridge’te 1947’ye, Oxford’da 1920’ye kadar kadınlar haklar bakımından erkeklerlerin gerisinde bırakılmıştır. Türkiye’de ise Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kanun önünde eşit haklara 1924 yılında kavuşabilmişlerdir. Örneklendirdiğimiz bu durumlar gösteriyor ki kadınlar akademik ortama erkeklerden birkaç yüzyıl sonra ancak katılabilmişlerdir.
Sayın Küçükusta, kanser arastırmaları yapmış bir hekim olduğunuz için herkesten iyi bilmeniz gereken bir bilim kadınını size hatıirlatıp hakkında birkaç kısa bilgi vermek isterim. Bahsettiğim kişi -Marie Curie.
Marie Curie 1903 yılında Nobel ödülünü alan ilk kadin ve 1911 yılında aldığı ikinci Nobel ödülüyle de bu ödülü iki defa alan ilk bilim insanı olarak tarihe geçti. Ülkesi Polonya’nın işgal altında olduğu bir zamanda, fakir bir ailenin beşinci ve en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Hem sosyal hem de akademik hayatında karşılaştığı bütün zorluklara rağmen bilim tutkusundan vazgeçmedi. Beraber araştırma yapığı arkadaşı Becquerel ile haklarında çıkan dedikoduların aldığı Nobel ödüllerinden fazla konuşulması da onu yıldırmadı. Radyoaktiviteyi keşfettiğinde kimsenin aklına tıbbi amaçlı kullanılabileceği gelmemişti. Fakat yaptığı deneylerden dolayı cildinde oluşan deformasyondan yola cıkarak radyoaktivitenin kansere sebep olan kotü dokulara uygulanarak tedavi amacli kullanılabileceğini öngördü ve bu fikrini tıp doktorları ile paylaştı.
Böylece, kanser tedavisinde tarihi bir aşama kaydedilmiş oldu. Ancak Marie Curie, Birinci Dünya Savaşı sırasında askerlerin tedavisi için kullandığı radyoaktif maddeden aşırı derecede etkilenerek kan kanserine yakalandı. Ve tarihe kendisinden sonra kurtaracağı binlerce insan icin hayatini feda eden bilim kadını olarak geçti.
Siz Göğüs Hastalıkları Uzmanı Sayın Prof. Küçükusta, ne zaman ki hastalarınızı tedavi ederken X ışınları kullanmanız gerekir, bir dakika bu bilim kadınını düşünün. Akciger kanseri hastalarınızı tedavide başarılı olduğunuz vakit bu bilim kadınına teşekkürü borç bilin! O bilim kadınına!
Saturday, June 18, 2011
Deep Mountain
Yazar : Ece Temelkuran
Turkce : Agri'nin Derinligi
Yil : 2008
Ermeni diasporasinin yogun oldugu Los Angeles'ta yasayan bir Turkiye vatandasi olarak Ermeni halkinin neler dusundugunu ve hissetiklerini merak ediyordum. Belgelerden ve siyasetten ayri olarak, bu insanlarin hikayelerini dinlemek, beraber aglayip gulmek istiyordum. Hrant Dink'in katlinin yil donumlerinde yanlarinda olmak, Hrant'i beraber anmak istedim. Bu isteklerimi gerceklestirememin buyuk kismi benim cesaretsilizgim olsa da bir kismi da Ermeni halkinin bir kisminda Turklere karsi olusmus olan onyargilardi. Onlarin onyargili olduguna dair olan onyargilarim da zaten varolan setleri daha da arttirdi.
En azindan kendimde olan onyargilarimi ve cesaretsizligimi kirmak ve Ermeni halkina bir adim olsun yaklasabilmek icin Ece Temelkuran'in kitabini okumaya karar verdim. Cok da dogru bir karar vermis oldugumu kitabin her sayfasinda tekrar anladim. Ingilizcesini okumamin sebebi ise bu meseleyi Ingiilzce konusabilmek ve tartisabilmek icin kendimi hazirlama geregiydi.
Kitapta Temelkuran, Ermenistan, Fransa ve Ermenistan'da yasayan Ermeni halkini dinliyor. Evet, sadece dinliyor, sordugu birkac soru disinda fazla konusmuyor. Cunku, biliyor ki dialogun kurulabilmesi icin once birbirimizi dinlememiz lazim. Onlarin hikayelerini dinledikce Turklerle aralarinda analojiler kuruyor. Halklara dusman olan bireylerinin yetismesinin her toplumda benzer bir surec oldugunu anlatiyor. Ermeni bir cocugun Turkleri canavar sanmasi ile kendisinin cocukken Yunan'i denize dokulen bir icecek sanmasinin benzerligine isaret ediyor.
Bu kitabi okuduktan sonra Agri Dag'i artik sadece bir yukseklik degil ayni zamanda derinlik oldugunu hatirlayacaksiniz. Zaten kitaba bu ismin verilmesinin sebebi de burada yatiyor. Artik Agri Dag'i Turkiye'nin en yuksek dagi degil, yasanmamis hayatlari derinliginde saklayan bir dag olacaktir sizin icin. Okuduktan sonra Hrant Dink'in ne kadar onurlu ve zor bir gorev ustlendigini ve bunun bedelini hayatiyla odedigini dusundukce ona sayginiz ve sevginiz katlanacak.
Kitabin dili tam bir Ece Temelkuran dili desem anlasilir herhalde. Icten, yalin, duygulu, humanist.
Butun Ermeni ve Turklerin kesinlikle okumasi gereken bir kitap. En yakin ama en uzak komsumuzu dinlemek ve anlamak hepimizin gorevi olmali.
Solculuk ve Matematik
Simdi ne alakasi var diyeceksiniz. Belki de iki kavramin da insan yuregi ve akliyla iliskisi demek daha dogru olurdu...
Matematik disiplinli bir dusunme sanati olarak, kimilerinin korkulu ruyasi, kimilerinin ise en sevdigi alan olmustur. Ortasini bulmak gercekten cok zordur. Matematik uzerine dusunmenin hazzina varan birisi, asla yetinmez ve hep daha fazlasini ister. Bir teoremi mi hesapladiniz, onun baska teoremlerle iliskisi ve ispatini dusunmeden yapamazsiniz. Diger problemlerin aksine, matematik problemlerinizi hep yaninizda tasirsiniz. Ama ondan birkez korktunuz mu, bir daha yanina yaklasmak istemezsiniz. Hatta bu oyle bir noktaya varir ki, paranin ustunu hesaplamaya ya da saymaya bile zahmet edemeyecek hale gelirsiniz. Cunku o matematiksel islemdir, ve tabiatiyla zordur, sizi asar.
Matematik hem en sayisal blim olup hem de sozel bilimlerle en yakin iliskide olmasiyla da enteresandir. Filozof birisinin muhendis, doktor, ya da fizikci oldugunu gordunuz mu? Ama pekcok filozof matematikcidir de ayni zaman da, tersi de mumkundur. Ilk duyuldugunda kulaga enteresan gelse de, aslinda cok dogal bir sonuctur bu. Cunku, insan birkez disiplinli dusunmeyi ogrenince hayata dair soyut problemler uzerine de kafa yormaya baslar.
Gelelim solculuga. Daha cok kucukken ailem elime tutusturmustu Gorki'nin Ana'sini, Jack London'in Bitmeyen Kavga'sini ve tabii ki Erdal Oz'un Gulunun Soldugu Aksami'ni. O zamandan beri ne zaman dunyanin obur ucunda, hic tanimadigim biryerlerde haksizlik olsa yuregim sizlar ve ne yapmak gerektigini dusunurum. Butun solcularin motivasyonu tam da burada baslar. Baska insanlar icin daha guzel bir dunya dusu. Artik gonlunuze bu ates birkez dusmusse, solcu olmamaniz cok zordur. Ozellikle ulkemizde yaygin olan, kendinden daha kotu durumda olan bir insana bakip sukretme mantiginin tamamen zitti olan bir mantiktir bu. Onun icin de hep iktidardakilerin korktugu bir mantiktir. Cunku sizi satin alamazlar, cunku siz varoldugunuz surece halki uyutmanin kolay olmayacaginin farkindadirlar.
Her iki kavramin enternasyonal yanini da unutmamak gerekir. Dunyanin herhangi ulkesinden iki matematikci, ayni dili bilmeseler bile matematik dili ile konusarak anlasabilirler. Ayni sekilde, iki yabanci solcu, ayni dli konusmasalar bile ayni eylemde omuz omuza yuruyebilirler.
Tipki matematigi hic sevmeyen nefret eden bir kitlenin varolmasi gibi, sol'dan her zaman nefret edenler de azimsanmayacak kadar fazladir. Yani, ikisini de ya seversiniz ya da ikisinden de nefret edersiniz, ortasi yoktur bunun. Ortanin Solu gibi kavramalarinin sagin vitrininden baska birsey olmadigini belirterek gecmek istiyorum.
Matematikcilerin gozardi edemeyecekleri kuramlar vardir. Ispat ya da cozumlerinin bu kurumlarla uyumlu olmasi zorunludur. Bazen bu yuzden diger disiplinler tarafindan gercek hayattan kopuk olmakla suclanirlar. Onlarin bulgulari hostur guzeldir ama hayata uygulanabilir degildirler. Ayni sekilde, solcularin da ilkeleri vardir. Mesela, emperyalist bir savasa her sekilde karsidirlar, herhangi bir kimligin ezilmesine karsidirlar, vs. Bu yuzden de sekter olarak suclanirlar ve fikirlerinin gercek hayata uygulanamayacagi elestirisine maruz kalirlar. Sebep basittir- insanoglu bencildir, baskalarini dusunmez. Hem matematikci hem de solcularin yeni girdikleri bazi ortamlarda turunun son ornegi muamelesi gormeleri de bu sekilde aciklanabilir.
Matematik dusunmek ne kadar haz verici ve eglenceli olsa da bir o kadar da zordur. Emek ister. Solcu olmak da boyledir iste. Etraftan gelen her turlu saldiriya karsi, hala solcu oldugunu soyleyebilmek, hala fikirlerini savunmak da bir o kadar zordur. Her ikisinin de onceliginde kapitalist toplumlarin en buyuk motivasyonu olan paranin hic yeri yoktur. Matematikci olmak da Solcu olmak da seni bes parasiz birakabilir ama umurunda olmaz cunku senin degerlerin baskadir ve tam da bu yuzden satin alinamazsin.
The Piano
Yonetmen: Jane Campion
Oyuncular : Holly Hunter, Harvey Keitel, Sam Neill
1993 yapimi, 121dk
Bir kadinin duygularini anlamaniz icin onunla konusmaniz sart degildir. O, yasadigi sevgiyi, aciyi size bir sekilde hissettirecektir. Iste bu filmde, Holly Hunter'in oynadigi karakterde (Ana McGrath) tam da bunu goruyoruz. Sizi duygusal acidan bir oyana bir bu yana savuran filmde Ana'nin bir cift gozudur sadece konusan. Bir kadinin icine sevda atesi dustugunde bununla nasil yandigini, nelerden vazgecebilecegini gorduk bu filmde. Sevgisiz kalan kadinin da mutsuzlugunu ve huznunu yasadik. Hikaye Yeni Zenlanda'ya gelin giden konusamayan (belki de konusmak istemeyen) guzel bir kadinin hikayesi. Yaninda da en cok sevdigi iki seyi goturuyor. Kizi ve pianosu. Onun vucut dilini kizindan baska kimse anlamiyor. Genel olarak kasvetli gecen filmde belki de tek eglence unsuru kizinin kendi kendine oynadigi oyunlar, soyledigi sarkilardir. Erkek egemen bir toplumda, yerlilerle beyazlarin bir arada yasadigi, medeniyetten uzak bir adada kadinin hem ezilmisligini hem de gucunu goruyoruz.
Filmin sonunda psikolojik acidan darma duman olmamaniz icin gerekli tedbirleri (passiflora ya da bir kadeh icki olabilir) aldiginizdan emin olun derim.
Tarihin Çöplüğü
Bir ulke dusunun, secime hazirlaniyor. Demokratik bir ulkede olmasi gerektigi gibi herkes sandiga gidecek ve tercihini yapacak. Festival havasinda bir secim umit ediliyor.
Bir sabah uyaniyorlar ve bir bakiyorlar, basilmamis bir kitabin yazari tutuklaniyor. "Vardir bir sebebi, ates olmayan yerden duman cikmaz" deniyor. Daha sonra bir internet gazetesine baskin duzenleniyor. "Zaten orduya cok yakinlardi, iyi oldu" deniyor. Hem ulkenin basbakani da demis ya: "Onlar, dusuncelerinden oturu tutuklanmadilar."
Baska bir sabah, ulkenin genclerinin gelecegini tayin eden sinavda sifre, yolsuzluk iddialari ile uyaniyorlar. Ilk aciklama hukumet yanlisi gazeteden "Bunlar secim oyunlari, oyle birsey yok." Daha sonra cumhurbaskani "Ben tatmin oldum" diyor. Normal bir ulkede istifa etmesi gereken kurumun basindaki sahsiyet aynen yerinde duruyor ve olayi basbakandan aldigi kucuk bir fircayla atlatiyor. Bu olayin uzerine giden bir gazeteci de basbakandan tabiri caizse agzinin payini aliyor.
Derken, bir partinin yontecilerinin onemli bir bolumu kaset skandallariyla istifa ediyor. "Yani ozel hayata saygiliyiz tabii ama onlar da evli evli neler yapmislar oyle" deniyor. Basbakan da onlardan farkli dusunmuyor: "Bu ozel hayat degil genel hayattir!" diyor.
Tam secime az kaldi derken, ulkenin onemli bir etnik unsurunun temsilcisi olan partinin adaylarinin secim kurulu tarafindan secime girmeleri engelleniyor. "Canim YSK ozgur bir kurum, hem o adaylar zaten teror orgutuyle baglantili" deniyor. Bunun uzerine olaylar cikiyor ve bir Kurt genci hayatini kaybediyor.
Artik son iki haftaya girmek uzereyiz, su secimler bitsede kurtulsak derken Hopa'da Basbakan'i ve icraatlarini demokratik sekilde protesto eden insanlara polis gaz sikiyor ve bir emekli ogretmen hayatini kaybediyor. Tepkiler ise oncekilerden farksiz: "Ama o da basbakana tas atmis, hem zaten kendisi kalp krizinden olmus" deniyor. O sirada kendisine atilan tastan dolayi yere dustugu iddia edilen ve bu konuda hic bir kanit bulunmayan bir polis, kahraman ilan ediliyor. Basbakan "Servet'ime acil sifalar diliyorum, olen kisinin uzerinde bile durmak istemiyorum" diyor. Bazi iyi niyetli gazeteciler basbakani bu konuda daha yumusak olmasi icin uyarida bulunuyorlar ama nafile, basbakan insan olmayi unutmustur.
Tamam artik bundan sonra herhalde birsey olmaz, secimi sag salim yapariz derken, Hopa'da yasananlari protesto ederken polis tarafindan kalca kemigi kirilan bir kiz icin basbakan : "Kadin midir kiz midir bilmiyorum" diyebiliyor. Artik bu laftan basbakanin destekleyenlerin bile yuzleri kizarirken, yaraticiliklarini kullanarak duzeltiyorlar : "kiz evlenmemis, kadin da evlenmis demek, ne kadar kotu niyetlisiniz" deniyor.
Artik ruh sagligi iyice bozulmus olan halk, su secimlerden kurtulacagi gunu iple cekmeye basliyor. Yoruluyorlar tabii padisahlarinin yanlislarini, yalanlarini duzeltmekten. Onlar da artik yalan soylemeye basliyorlar: "Ulkemizin ekonomisi cok iyi gidiyor, basbakan bizi cok iyi temsil ediyor, su endama baksana Obama bile yaninda kisacik kalmis" diyorlar. Ama bu dediklerine artik kendileri bile inanmiyorlar. Ve biliyorlar ki, eger basbakan bir donem daha secilmezse yalanlari ortaya cikacak ve tarih onlari yargilayacak. O yuzden, iyice arsizlasiyorlar, hircinlasiyorlar.
Bir zamanlar hep gucsuzun ama haklinin yaninda olan halkin icinde "padisahim cok yasa" naralari atilirken, diger taraftan insanligini yitirmemis onurlu insanlar ulkenin en karanlik donemlerinden birinde ulkenin umudu oluyor. Hopa'da hayatini yitiren emekli ogretmen Metin Lokumcu icin tek yumruk olunuyor. Padisahin yalanlarini hic korkmadan cekinmeden desifre ediyorlar. Padisah'in medyasina, yandaslarina ragmen bu insanlar kapi kapi dolasip insanlara onurlu olmayi, dogru olmayi anlatiyorlar. Bikmadan, yorulmadan. Sayilari ne olursa olsun, kendileri insanligin aydinlik sayfalarindan yerlerini alacaklar. "Padisahim cok yasa" diyenler de tarihin coplugunde hakettikleri yeri bulacaklar.
Subscribe to:
Posts (Atom)






