Labels

Tuesday, November 13, 2012

Kanatsiz Kuslar


Yazar: Louis de Bernieres
Yil : 2004
Orijinal isim: Birds without wings

Gectigimiz Eylul ayinin baslarinda canimdan cok sevdigim yakinimin tavsiyesi uzerine Fethiye'ye bagli hayalet koye donmus olan  Kayakoy'u ziyaret etmistim. Tastan yapilmis yuzlerce evin bulundugu tepecikte tek bir evin bile kullanilmiyor olmasi gercegi koyun hikayesini bilmeden bile insana huzun verebiliyor. Tabii hikayeyi ogrendiginizde bu ziyaretten buruk bir sekilde ayrilmak zorunda kaliyorsunuz.

Koydeki kiliseleri ve sapelleri incelerken biranda agaclarin arkasinda duran yaslica bir teyze "dikkat et" diye seslendi.  O anda babam ve ben kisa bir sure irkildikten sonra teyzeye ne yaptigini sorduk. O da "golgeleniyorum" dedi. Bu evleri yakindan gormek icin bilet alinmasi gerekirken bu teyzenin oralari sadece golgelenmek icin kullaniyor olmasi sasirticiydi elbette. Sonra teyzeye ben (nedense) ismini sordum. Zamaninda ailesi goce zorlanmis ve kendisi bir sekilde kalmak zorunda kalmis bir kiz cocugu olabilecegini aklimdan gecirdim ve sanki Rumca bir isim bekler gibiydim. Ama teyzenin tavri netti: "Ne edecen ismimi?". Sonra babam buralara ne oldugunu sordu. Teyze tek cumleyle ozetledi: "Bir gecede gittiler!"Daha sonra ekledi: "Ama beni hala ziyarete gelirler." Teyzenin akil sagligi ne kadar yerindeydi ve dedikleri ne kadar dogruydu bilmiyoruz ama "Bir gecede gittiler" derken babamin da benim de icimiz ciz etmisti.

Daha sonradan bir yakinimin bu olaydan bagimsiz olarak bana hediye ettigi "Kanatsiz Kuslar" kitabina basladim. Kitapta adi gecen Eskibahce koyu tam da bizim birkac ay once ziyaret ettigimiz Kayakoy'u anlatiyordu. Dogal guzelligi bir yana, farkli milletten, dinden insanlarin birarada mutlu bir sekilde yasadigi koyun sonradan bir hayalet koye donusecegini inanmak istemiyor insan fakat kitap bu sureci cok guzel akici bir sekilde anlatiyor. Osmanli imparatorlugunu dagilmak uzere oldugu zamanlardan baslayan kitap Cumhuriyet'in ilk yillarina kadar Eskibahce'deki karakterler uzerinden bir ulkenin kurulusunu ve bu ugurda yapilan mucadeleyi resmediyor. Turkiye Cumhuriyeti'nin kurulusu soz konusu olunca hemen karsi kiyida Selanik'te dogan Mustafa Kemal'den bahsetmemek de olmaz tabii ki. Mustafa Kemal'i de alistigimizin disinda daha cok insani yonden hirslariyla, asklariyla ve hayal kirikliklariyla taniyoruz.

Kitapta imam olan Abdulhamit bey ile peder olan Kristoforos farkli dinlerin onde gelenleri olmalarina ragmen cok iyi dostturlar ve hem Hristiyanlar hem de Muslumanlar tarafindan ayni saygiyi gormektedirler.  Hatta birbirlerine "Kafir Efendi" diye hitap etmektediler. Benzer sekilde farkli dinlerden olanlar arasinda en guzel dostuklara ve asklara tanik oluyoruz kitapta. Musluman olan Karatavuk ile Hristiyan olan Mehmetcik'in kitabin basindan sonuna kadar tanik oldugumuz dostlugu, guzeller guzeli Philothei ile keci cobani Ibrahim arasindaki ask yalnizca birkac ornekten biri.

Osmanli zamaninda bu din irk ayriminin olmadigi, Turklerin Rumlarin ve Ermenilerin ferah icinde birarada yasadigi bu guzel kasaba 1923'te yeni cumhuriyetin kurulmasi ile butun harmonisini kaybeder. Artik insanlar kendilerini Osmanli olarak degil Turk, Rum, Ermeni olarak tanimlayacaklardir. Ulus devletlerin kurulmasinda kacinilmaz olan milliyetcilik Anadolu'ya da ugramistir. Dinlerine gore kimlikleri tekrardan tanimlanmis olan halklar goce zorlanirlar ve iki taraf da gelecekte kapanmasi cok zor olan yaralar alirlar.

Gunumuz Turkiye'sinde yeni Osmanliciligin tekrar gundeme getirildigini ve cumhuriyetin kurulus ilkelerinin sorgulandigini ve cumhuriyetin kazanimi olan aydinlanmaciligin yok olma tehlikesinde oldugunu goz onunde bulundurursak, Osmanli donemine ovgu yaparken daha da dikkatli olmak gerektigini dusunuyorum. Kuskusuz yeni cumhuriyetin kurulusunda Ermeni ve Yunan halkina karsi hatalar yapilmistir ve bunlarin sorgulanmasi gerekir. Fakat cozumu cumhuriyete gore daha geri bir yonetim sekli olan Osmanlicilikta aramak bizleri bir arpa boyu ileri tasimayacaktir.

Thursday, October 11, 2012

Kuyucakli Yusuf

Yazar: Sabahattin Ali
Yil: 1937

Mesrutiyetin ilanindan sonra Edremit'te gecen roman bir yetimin ve memur ailesinin hikayesini anlatir. Kaymakam olan Selahattin Bey annesi ve babasi eskiyalar tarafindan katledilmis olan Yusuf'un evine gider. Henuz daha dokuz yasinda olan Yusuf'un soguk kanli metanetinden oldukca etkilenir ve onu yaninda goturur. Evin hanimi Sahinde bu durumdan hic hoslanmayacaktir ve bunu her firsatta dile getirecektir. Evin kucuk kizi Muazzez ise Yusuf'la cok iyi anlasacak ve ondan hic ayrilmayacaktir.

Donemin tasra insaninin safliklarini, degerlerini ve toplumsal iliskilerini cok guzel bir dille anlatan Sabahattin Ali, toplum ve duzendeki hiyerarsik iliskilere de gonderme yapar. Parayla adaletin, sevginin satin alindigi bir duzende Yusuf gibi saf ve durust insanlarin barinabilmesi kolay degildir. Aynen Sabahattin Ali'nin "Namuslu olmak, ne zor şeymiş meğer?...Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi? " sozlerinde isyan ettigi gibi.

Fabrikator  Hilmi Bey karakteri tam da bu tarz insanlara ornektir. Devletin bile soz geciremedigi bu sahsiyet ve aylak oglu Sakir ile Yusuf'un bir roman boyu ugrasmasi gerekecektir. Ailenin diger fertleri Selahattin Bey ve Muazzez de bundan nasiplerini alacaklardir. Hilmi Beylerin islerini encok kolaylastiracak olan da Sahinde olur. Delikanli tarzindan ve dogru bildiklerini yapmaktan ne olursa olsun taviz vermeyen Yusuf duzendeki bu sutu bozuklarla mucadelede asla geri adim atmaz.

Romanin kotu karakterleri sadece Hilmi Beyler ve Sahinde degil elbette. Bir cinayeti gordukleri halde gormedigini soyleyenler, dedikodu yapmak icin toplanan kadinlar, rutbesini kotu niyetle kullanan savcilar, jandarmalar, kaymakamlar duzenin curumuslugunu tekrar tekrar hatirlatiyorlar. Butun bu curumusluge ragmen inanilmaz bir ask hikayesine de tanik oluyoruz. Kelimelerin cok bir anlam ifade etmedigi, sadece beraber olmanin mutlu olmaya yettigi, artik gunumuzde yok boyleleri denilen turde bir ask hikayesi. Yusuf'un tabiriyle onu hayata baglayan tek sebep olan bir ask.

Duzene dair elestirilerden birisi de kadin erkek iliskileridir. Kadinlarin daha kucuk yasta munasib bir koca bulmak icin suslendirilip puslendirilerek gezdirilmesinini su sozlerle elestirir: "Kapalı büyüyen ve bu şekilde bütün tabii arzu ve ihtiyaçlarını içinde hapsetmeye mecbur olan genç kız, gayet tabii olarak sinirli ve manen bozuk bir mahlûktu. Anası onu gezmeye götürürken bir saat saçlarını düzeltmeye uğraştığı halde ne anasının, ne babasının aklına bu kafanın içi ile de bir parça meşgul olmak düşüncesi gelmemiştir. Onlar işportaya konan bir elma gibi onu süsleyip temizlemişler, parlatmışlar, sonra yağlı bir müşteriye okutmuşlardı. Kız yetiştirmekten de gaye bu değil miydi?" Toplumun evlilige bakisini da musterek bir hayat kurmaktan ziyade erkek ve kadinin gunluk ihtiyaclarinin karsilanmasi olarak ozetlemistir.

Kitabi okurken insan ister istemez Sabahattin Ali'nin hayatindan da birseyler yakalamaya calisiyor. Kirk alti yasinda hayata feda eden kaymakam icin genc yasta oldu diye dusunen yazarin kendisinin kirk bir yasinda feci bir sekilde katledilmesi huzunlu bir ironi olusturuyor. Ayrica kaymakamin kizina olan duskunlugunde sanki Sabhattin Ali'nin kizi Filiz Ali'ye duskunlugunu goruyoruz. Babasi oldugunde buna bir turlu inanamayan Muazzez babasinin birgun kapiyi calip gelecegine inanir. Tipki Filiz Ali'nin de babasinin oldugune bir turlu inanamis olmasi gibi. 

Romanlarini okuduktan sonra keske bu kadar erken yasta olmeseydi, keske daha cok eser biraksaydi diye isyan etmemek elde degil.

Sunday, October 7, 2012

ÇÖPLÜĞÜN GENERALİ



Yazar : Oya Baydar
Yil : 2009

2012'nin Ekim ayinin baslarinda, tam da ulkede savas cigliklari atilirken, Suriye ile savas gundemdeyken, nereye kac bomba atildigi konusulurken Oya Baydar'in sadece 3 sene once yayinladigi bu kitabi okumak daha da anlamli oldu benim icin. Zaten bize cok da uzak olmayan hayali bir ulkede gecen roman, bu sartlarda okundugunda normalde olabileceginden daha da sarsici olabiliyor. Kitapta birbirlerinden farkli gozuken ama aslinda akibetleri cok da farkli olmayacak olan insanlarin hikayelerini dinliyoruz. Ogretmeninden generaline, yazarindan bilim insanina, sairinden temizlik iscisine kadar herkesin bu hayali ulkedeki mantik ve insanlik disi uygulamalardan nasil da aci bir sekilde etkilendiklerini goruyoruz. Bu hikayeler arasindaki en buyuk ortak nokta ise ulkenin her yerinden fiskiran cesetler ve bombalar. En trajik olan da butun bunlarin yonetimdeki tek bir merkez tarafindan planlaniyor olmasi. Herkesin agzinda da hep ayni laf vardir: "Birgun buralar patlayacak, yok olacak". Gercekten de oyle olacaktir fakat bunu ne tarih yazacak ne de kimse hatirlayacaktir. Insanlik kendi hazinesini yok edecek olan virusu kendi elleriyle yaratmistir, 3M virusu (3 Maymun): Gormedim, duymadim, bilmiyorum...

Kitabin ikinci yarisinda, hayali ulkenin geleceginde unutma uzerine arastirma yapan bir profesorun bir sekilde tarihteki kopuklugu farketmesi uzerine iki arkadasi ile beraber ciktigi yolculuga tanik oluyoruz. Yapilan butun arastirmalardan sonra tarihin gercek kanitinin tek bir insanin elinde oldugu ortaya cikiyor: bu kisi Coplugun Generali olarak bilinen cocuk suratli, dilsiz, tek bacagi kopuk ve uzerinde eskimis kaput bulunan beyaz sacli ihtiyardir. Bu tarihi kanit nasil bu beyaz sacli cocugun eline gecmistir sorusunun yanitini ise romanin sonunda alabileceksiniz.

Toplumsal bellegi hicbir zaman iyi olmamis halkimizi unutma ve uc maymunu oynama uzerine dusundurtecek zarif bir dille yazilmis bu roman belki de gelecek nesiller icin guzel bir hediye olacaktir. 


Thursday, July 19, 2012

Serenad

Yazar: Zulfu Livaneli
Yil: 2011

 Zulfu Livaneli’nin son kitabi Serenad isminden de anlasilacagi gibi icerisinde biraz ask biraz huzun barindiran tek solukta okunabilecek bir roman. 2000li yillarin basinda Istanbul Univeritesi’nde halkla iliskiler bolumunde calisan Maya Duran’in agzindan hem Turkiye hem de Dunya yakin tarihine dair unutulmaya yuz tutmus bir cok tarihi gercegi ogrenirken insan hem sasiriyor hem de huzunleniyor. Maya’nin babannesi 1915 olaylarinda ailesini kaybetmis bir Ermeni, anneannesi de once Almanlarla is birligi yapip sonra Ingilizlerce Sovyetlere teslim edilen Mavi Alay’da ailesini kaybetmis bir Kirim Turk’udur. Ikisinin de isimleri zorla degistirilmistir ve ikisi de omur boyu sirlarini gizlemislerdir. Daha bastan Turkiye’nin gizli kalmis, uzeri kapatilmis aci gercegi ile yuzlesen okurun gozlerinin dolmasi isten bile degil. Subay olan milliyetci otoriter abisi Necdet’in babannesinin Ermeni olmasina verdigi tepki ne kadar rahatsiz edici olsa da sadece Ermenilerin acilarini gundeme getiren “entel” insanlara dair yaptigi elestiri de okuru dusunduruyor. Gercekten Ermenilere yapilan haksizliklara ses cikaranlar neden Kirim Turkleri konusunda da ayni duyarliligi gostermiyorlardi? Ayni celiskiyi zaman zaman ben de Hrant Dink ve Ugur Mumcu’yu anarken yasamisimdir. Ayni kitlenin her ikisini birden andigi gormek zordur cunku Ugur Mumcu’yu anarsan ulusalci, Hrank Dink’I anarsan etnik kokenci damgasini yiyebilirsiniz. Neyse kitaba devam edelim.

 Maya rektor tarafindan yurt disindan gelen dunyaca unlu Alman kokenli Amerikali bilim insani Maximilian Wagner’i karsilamakla gorevlendirilir. Daha sonra ogrenecektir ki bu kibar, yakisikli, kulturlu insanin Istanbul’a gelisinin gercek sebebi rektorun daveti degildir. Gercek sebep kitaba adini veren acikli bir ask hikayesidir. Hitler doneminde alaninda kendini ispatlamis olan Wagner yahudi bir kiza asik olup evlenir ve ondan sonra yasayacaklari sikintilari tahmin etmek zor degil. Hitler’e dair cok seyler soylendi, yazildi fakat insan boyle bireysel hayat hikayelerini dinlediginde sanki insani daha da etkileniyor. Bu ask hikayesi ile birlikte pekcok tarihi detayi da ogreniyoruz. Mesela, Einstein’in Ataturk’e mektubu, 30larda Turkiye’ye gelen unlu Yahudi bilim adamlari ve kitabin belki de merkezinde sayilabilecek Struma gemisi. Struma Hitler rejiminden kacan Yahudileri yuklu bir usret karsiliginda Romanya’dan Filistin’e goturecektir fakat motoru Istanbul civarinda bozulur. Yolculari ne Turk hukumeti kabul eder ne de Ingiliz hukumeti Filistin’e gitmesine izin verir. Almanya, Rusya, Turkiye, Ingiltere beraberce korkunc bir katliama goz yumacaklardir.

 Butun bunlari anlatirken, Maya bir yandan da kendi sikici hayatindaki sorunlarla ugrasmaktadir. Internet basindan kalkmayan Kerem isimli oglu vardir ve kocasindan 8 yil once bosanmistir. Su anda Tarik isimli birisi vardir hayatinda fakat onunla da cok mutlu sayilmaz. Professor Wagner’in kendisi ve yasadiklari hayatina ciddi anlam katacak hatta tamamen yeni bastan bir hayata baslamasina sebep olacaktir.

 Kitabin cok akici ve yalin bir dili olmasi kitabin cok kisa zamanda okunmasini sagliyor. Ayrica bir kadin agzindan boyle basarili bir roman yazdigi icin Zulfu Livaneli’yi takdir etmek lazim. Icerisinde bu kadar tarih barindiran bir roman icin de Livaneli’nin epey bir arastirma yaptigi belli oluyor. Sayesinde uzeri hep ortulmeye calisilmis olan Ermeni tehciri, Mavi alay ve Struma gemisi duyarli ya da merakli insanlarin gundemine tekrar giriyor. Butun bu olaylarin yasanmasinin temel sorumlusu olarak da iktidar gosteriliyor. Kitabi okuduktan sonra insanin aklinda “Butun iktidarlar kotudur” fikri yer ediniyor.

 Kitap hakkinda yapabilecegim tek elestiri asiri tekrarlarin olmasi. Ornegin, Maya’nin her durumda sicak bir dusa girip cikmasi okuru bunaltabiliyor. Ya da yagmur yagarken taksi cagirdigi iki seferde de durmayan taksiciler icin diger zamanlarin intikamini aldiklarini soyluyor. Her arastirma yapmaya gittiginde ya da birseyler dusundugunde cevresindeki insanlara bakip duyarsizlik elestirisi de tekrarlardan sayilabilir. “Yarabbim nasil bir ulkede yasiyoruz” tepkisi de cok fazla dile getirildi kanimca.

 Kitaptan cok begendigim iki alinti ile bitirmek istiyorum:

 “Bir kiz cocugunun buyumesi ne zaman biter acaba? Ilk adet gordugunde mi, 18 yasini doldurunca mi, evlenince mi, sacina ilk ak dusunce mi? Bence hicbiri degil. Bir kiz cocugu buyumez, kac yasina gelirse gelsin asla buyumus gibi hissetmez kendini. Son nefesini ici arzularla, heyecanlarla dolu bir kiz olarak verir... ”

 “Adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur, en güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçınılmazdır. Gücü olmayan adalet acizdir; adaleti olmayan güç ise zalim. Gücü olmayan adalete mutlaka bir karşı çıkan olur, çünkü kötü insanlar her zaman vardır. Adaleti olmayan güç ise töhmet altında kalır. Demek ki adalet ile gücü bir araya getirmek gerek; bunu yapabilmek için de adil olanın güçlü, güçlü olanında adil olması gerekir. Adalet tartışmaya açıktır. Güç ise ilk bakışta tartışılmaz biçimde anlaşılır. Bu nedenle gücü adalete vermedik, çünkü güç, adalete karşı çıkıp kendisinin adil olduğunu söylemişti. Haklı olanı güçlü kılamadığımız için de güçlü olanı haklı kıldık.” Eric Auerbach, Kotulugun Zaferi

Wednesday, April 11, 2012

Ying ile Ming

Nisan’in 11’inde, gecenin birinde

Yatiyorlar Raymond’da

Biri icerisinde BMW’nin

Digeri disarisinda

Daha ceyrek asirlik yoktular

Cin’den kalkip gelmisler “firsatlar ulkesine”

Yuksek elektrik muhendisi olacaklardi

Kim bilir ne umutluydular

Iki minik yurek

Belki kutuphaneden donmuslerdi

Belki tatli bir dost sohbetinden

Belki de gonul macerasindan

Ne farkeder?

Artik yoklar

Kimi suclamali?

BMW’yi mi?

Yoksa o caniyi mi?

Ya da o canileri yaratanlari mi?

Wednesday, March 21, 2012

Korkulur mu hiç sevmekten?

Korkmayacaksın sevmekten!
Bir savaşa girer gibi
Ama haklı bir savaşa girer gibi
Dövüşeceksin!

Yenileceğini bilsen de
Yılmayacaksın!
Çünkü sen haklısın
Çünkü sevda için dövüşmesi her şeyden güzel,
her şeyden erdemli,
ve her şeyden masum…

Tıpkı yeraltındaki parıl parıl elmas gibi,
Tıpkı çamurun içindeki Radyum cevheri gibi
Değerlidir sevda,
Ama yeraltına inmeden bulamazsın elması,
Elini çamurlatmadan çıkaramazsın cevheri.

O zaman seveceksin arkadaş!
Ne olursa olsun seveceksin,
Yılmayacaksın,
Gerekirse kaybedeceksin
Ama savaşarak kaybettim diyebileceksin…

Ocak 2008

Sunday, March 18, 2012

If...


Yonetmen : Lindsay Anderson
Oyuncular : Malcolm McDowell, Richard Warwick, Christine Noonan, David Wood, Robert Swann, Peter Jeffrey
Yil : 1968
Sure : 111 dakika

1968’de Ingiltere’de sadece erkek ogrencilerin okudugu ve kurallarin cok kati oldugu yatili ozel bir okulda Travis (Malcolm McDowell) ve arkadaslarinin yonetime karsi isyanina sahit oluyoruz. Malcolm McDowell’in ilk kez kamera karsina ciktigi film kullandigi siddet iceren sozlerden oturu zamaninda cok elestiri aldiysa da 1969’da Cannes’da Grand Prix odulune layik bulunmustur. Okulun tum baskici yapisina kari kendilerine ozel biro da kuran 3 arkadas, bu ozgurlugu butun okula yaymaya calisirlar fakat karsilarinda yine otoriter yonetimi bulurlar. Bunun uzerine okulu ziyarete gelen onemli misafirlere, okul yonetmine ve velilere silahli bir surpriz hazirlarlar.

Friday, March 16, 2012

A Clockwork Orange


Yonetmen : Stanley Kubrick
Goruntu: John Alcott, Muzik: Walter Carlos
Oyuncular: Malcolm McDowell, Micheal Bates, Adrienne Corri, Patrick Magee, Warren Clarke, James marcus, Michael Gower, Michael Tarn, Paul Farrell, Mirriam Carlin
Sure: 136 dk

A clockwork orange filmi, sinemanin bireysel ve toplumsal siddete degindigi baslica filmlerden biridir. Insancil duygulardan uzak olan filmde, kurbanlar bir anda siddet uygulayan canilere ve caniler de birer kuzuya donuserek seyircinin akli ve midesi allak bullak olur. Ilk olarak If filminde tanidigimiz Malcolm McDowell’in canlandirdigi Alex, cete arkadaslari ile birlikte bir kadina kocasinin gozleri onunde tecavuz ederler, kedilerle yasayan bir kadini vahsice oldururler. Bunun uzerine Alex hapise girer fakat cezaevinde de devlet siddeti kendini gosterir. Bu ortamdan kacmak icin, suclulari tedavi yontemiyle “iyi” insanlar haline getiren bir programda kobay olmayi kabul eder. Bu surecte Alex’e Beethoven’in 9. Senfonisi esliginde Hitler’in vahsetini gosteren filmler gosterilir. Buradan Beethoven’in bile fasist dusunceleri tetiklediigni mi cikarmak gerekir bilemiyorum. Fakat Alex, cok sevdigi Beethoven’in Hitler ile ayni karede calmasindan cok rahatsiz olur. Psikolojik sagligi bu “tedavi” ile iyice bozulan Alex hapisten cikar. Fakat, disarida da siddet devam etmektedir. Kendisinin zamaninda siddet uyguladigi insanlar simdi kendisine karsi vahsilesmislerdir. Siddetin aslinda bireysel degil toplumsal bir problem oldugu ve ancak toplumsal bir bakisla cozulebilecegini bir kez daha hatirliyoruz.

Thursday, March 15, 2012

Blow-Up


Yonetim ve Senaryo : Michelangelo Antonioni
oyuncular : David Hemmings, Vanessa Redgrave, Sarah Miles, Jane Birkin, Verushka, Ronan O'Casey
Yil : 1966
Italyan & Ingiliz ortak yapim

Antonioni ilk lez Italya'nin disina cikarak 60larin Londra'sinda bir film ceker. Tipki L’Avventura’da oldugu gibi Antonioni yine seyirciyi sasirtir. Film, moda fotografcisi olan Thomas’in (David Hemmings) hicbir his ve heyecan hissetmeden herseyin fotografini cekmesiyle baslar. Thomas hayata o kadar ilgisizdir ki, karisi onu yakin bir arkadasiyla aldattiginda bile etkilenmemistir. Hatta ben filmi izlerken baska bir basrol oyuncusu cikacagini bekledim. Antonioni belki de burada burjuva hayatinin hissizligine isaret ediyor. Thomas, birgun parkta yine bir ciftin fotografini ceker. Fotograf cekerken dikkat etmedigi bir detayi negatiflere bakarken farkeder. Fotografta elinde silah olan bir adam da vardir. L’Avventura’da Anna’nin birden kaybolmasi gibi cinayetin gercekten islenip islenmedigini de ogrenemiyoruz. Fakat filmin sonundaki pantomimci genclerin olmayan raket ve toplarla tenis oynadiklari sahne belki de butun Antonioni filmlerinin anahtar sahnesidir. Bu genclere gulumseyerek bakan Thomas, kendisi de olamayan topu eline alarak olmayan toplarla tenis oynanan dunyaya girisini yapar.

Tuesday, March 6, 2012

Pandora'nin Kutusu


Yonetmen : Yesim Ustaoglu
Yil : 2008
Oyuncular : Onur Unsal, Derya Alabora, Tsilla Chelton

Bati Karadeniz'in bir kasabasinda yasayan annelerinin kaybolduguna dair telefon alan uc kardes Istanbul'dan dogup buyudukleri kasabaya dogru yola cikarlar. Bu yolculuk sirasinda kardesler arasindaki gerilimlere ve anneleri ve babalari hakkindaki farkli dusuncelerine sahit oluyoruz. Iste burada Pandora'nin kutusunun yavas yavas acilmaya basladigini farkediyoruz. Hem kardeslerine hem de ogluguna sahip cikmaya calisan Nesrin (Derya Alabora) ormanda bulunan annesine de sahip cikmaya calisir ve onu Istanbul'a goturur. Fakat alzheimer hastasi olan annesi ile ilgilenmesi kolay olmayacaktir. Zaten oglu ve kocasiyla iletisim problemi yasayan Nesrin, gunlerdir eve ugramayan oglu Murat icin de endiselenmektedir. Bu sirada annesine cocuklugundan beri kuskun olan Guzin de yasadigi mutsuz iliskiden baska birsey dusunememektedir. Annesine bakmaya soz verdigi birgun sevgilisinin bulusma teklifi uzerine annesini herkese gore sefil hayati yasayan Mehmet'e birakir. O sirada dayisi Mehmet'in yaninda kalan Murat yeni tanistigi anneannesini cok sever. Bundan sonra torun ile anneannenin iliskisine sahit oluyoruz. Uc kardes, artik iyice bakimi zorlasan annelerini hastahaneye yatirmaya karar verirler. Murat bundan rahatsiz olur ve birgun hastahaneye gidip anneannesini alir ve koye gotururur. Artik herseyi unutmaya basladigini farkeden anneanne hala hatirladiklarini da unutmadan dag cikip yokolmak ister. Basta buna izin vermeyen Murat sonunda buna saygi duyar ve hayatinda ilk defa hedefini yerine getiren bir insana sahitlik eder.

Tuesday, February 21, 2012

Tutunamayanlar


Tutunamayanlar gibi kült bır eser hakkında özet bırşeyler yazmak hem çok zor hem de haddim değil dıye düşündüm. Onun yerine kendimce önemli bulup altını çizdiğim yerleri paylaşmak istedim. Şu anda kitabı okumamış olanların duyacağı keyfi de kıskandığımı belirteyim.

Hayat, düşünceleri tutan bir hapishanedir. İnsan, can sıkıcı bir saç demetidir, ben de akılsız bir robotum.

“Kadınlarda, el ustalığı isteyen işler için, aptalca bir yarışma duygusu vardır zaten,”

Yazık ki erkekler, şımartıldıkları zaman nerede durmaları gerektiğini çoğu zaman bilemezler.

“İnsanların hoşuna gidecek biçimde davranmayı oldukça beceririm biliyorsun. Onun için, bana önem verilmesinde bu aldatıcı tavırlarımın payı vardır diye endişe ederim.”

Acaba sinüsü mü yoksa kosinüsü mü daha çok seviyorum diye öyle bir açmaza düştüm ki, sonunda ikisinin de karesi-ni aldım; gene bir neticeye varamadım.

… neden noktaların, doğruların eğrilerin -ister düzlem, ister uzay şekiller olsun- koordinatları var da daha mükemmel bir varlık olan insan ve onun ayrılmaz bir cüzü olan hayatın koordinatları yok? Bu mesele, hayatımı zehir eder…

“Sen, yalın düşüncelere alışıksın sadece. Hayatın asıl tadı, gerçek tuzu olan ikinci dereceden bilinmeyen güzelliklerin farkında değilsin.

“İnsan, kendini beğenmeden yaşayamaz. Kendini beğenirse, diğer insanlar onun hayatını cehenneme çevirmeye çalışırlar. Bunun için, insan, hem kendini beğenmeli hem de beğenmemelidir.

‘Dur bakalım hele.’ Dünya tefekkür tarihine ‘Durbakalımhelecilik’ geçmezse, babama yapılmış en büyük haksızlık olacaktır

Avrupalıların en büyük meziyeti, pratik yönlerinin kuvvetli oluşu ve Türklerin, Arapların ve Çinlilerin birçok buluşunu kendilerine mal ederek kullanılır hale getirmeleridir.

Bu ve bunun gibi bir çok medeni harekete önayak olan Doğulular ise bazı küçük yetersizlikler yüzünden, öncülüğü, Batıya kaptırmışlardır.

Aptal gibi hissiz bir maske ta-karsan yüzüne, o zaman hep genç görünürsün.

Kendini çözemeyen kişi kendi dışında hiçbir sorunu çözemez.

Ben, sadece namuslu olmakla övünen kişiyi adamdan saymıyorum; toplumu iyiye, güzele götürmek için kendi gibi namuslu insanlarla birlikte bir çaba harcamamışsa, çevresindeki uygunsuz gidişe başkaldırma-mışsa,

“Bir işle severek uğraşan her insan, özentiye kapılmadan, karşılaştığı güçlükleri, uyguladığı metotları ve görüşlerini yazmalı. Düşünün bir kere. Çeşitli konularda, böyle binlerce monografi yazılmış olsa...”

Tutunamayan (disconnectus erectus): Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer. Yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır.

“Beni rahatsız eden ve adlandıramadığım duygularımın, yalnız libidoya bağlanmasına gönlüm razı olmuyor,” (Freud'a soyleniyor - Sergul)

Kutlug Dandini (ya da Batılı tarihçilere göre Dandin) ve Farsus Dasdana, İsa’dan sonra VII. yüzyılda Anadolu’da ya- şadığı sanılan efsaneler kahramanı Hartug Dandin’in oğulları.

“Hartug, çocuklarının eğitimiyle ilgilenmiyordu. Çocuklar, bütün gün, babalarının bostanında kargaları kovalayarak vakit öldürüyorlardı. Kargaları vurmak için, ucu sivri değnekler yapıyorlar; vurdukları kargaları bu değneklerin ucuna takıp korkunç seslerle bağırarak bostanın çevresinde dolaşıyorlardı:

Ninni yavrum bebeğime. Kirler dolar göbeğime. Dandin vurma erkeğime. Dandini Dandini Dasdana. Çıplak uzanmış Dasdana. Kız gelmiş anadan doğma. Yatacakları sırada Danalar girmiş bostana Dasdana’da bu hırs varken. Bostanda kızla yatarken Bağırmış babası birden

“Kov bostancı danayı.” Dasdana kızmış köpürmüş Gitmiş Hartug’u öldürmüş. Danayı kovarken gülmüş: “Yemesin lahanayı.”

“İvedicilik, toplumsal eylemin baş yağısıdır.”

Çirkinlik ne kadar kolay!

Beyin, vücudun o korkunç diktatörü de, tutucu bir derebeyi aslında. Gene de vücut kadar geleneklerine bağlı değil. Bazen vücudu, yeni maceralara, bilinmeyen yaşantılara sürüklemek istiyor ve cahil hücrelerin kör başkaldırmasıyla karşılaşıyor.

Söylenen sözlerin, yaşanan olaylardan önemli olduğunu Selim’de gördüm. Düşüncelerine büyük bir içtenlikle bağlıydı: herkesi de öyle sanıyordu.

‘Bütün öfkelerimi öyle içten duyuyorum ki, kimsenin alınmaması gerek bana; bu yüzden ancak beni beğenebilirler,’

İlk çekingenlikler ne kadar tatlıdır. Oysa insan, bu beceriksizlikleri bir an önce yenmeye çalışır.

Bana kalırsa, bir “kitapları koruma derneği” kurmalı ve kitaplara kötü muamele edilmesini önlemeli.

Bütün babalar, oğullarına: “Oku da adam ol” diyorlar. Gene de kimse okumuyor.

Aptalca duygulanmaktan korktuğum için çevremi akılla doldurmuşum. Aşktan, üzüntüden bahsedebileceğim aptal insanları arıyorum.

Otel odalarını eskiden beri sevmem. Evlerinden atılmış insanlar içindir oteller sanki.

Bana her şeyin öğre-nilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler.

Boyumdan büyük işlere kalkmıştım. Şimdi, boyumdan küçük işleri bile başaramıyordum.

Anneme arada bir çatarım: kalıtım nedeniyle. Mendel yasalarıyla hırpalarım onu.

Saçlarını kestiriyordu, tırnakları uzuyordu; sakal tıraşı oluyordu, yıkanması gerekecek kadar kirlenmiş oluyordu. Hiçbirine yetişemiyordu. Hepsini bitirince de giyecek temiz gömlek bulamıyordu. Bütün arkadaşları bu kadar işi bir arada aksatmadan nasıl yapıyorlardı?

Artık her ilgiye karşılık gösterece- ğim Olric: tarladaki çocukların elbette bir bildikleri var ki el salladılar. Bizim de bir bildiğimiz var ki el salladık. Onlara mukabele ettik.

Eski Türkçe:
gökçeses (müzik)

Tö-rebilim (hukuk)

sakalsaçke-sere (berber)

Bilgesevi (felsefe)

güzelçizi (resim),

yazıtbilim(tarih)

betikdizim (matbaa)

günlükbe-tik (gazete)

devdenizine (ok-yanus)

büyüklüksapığı (megalomanyak).

düzgünayak (dans) yaptılar.

Bilinmesi gereken kişi:

Panait Istrati