Labels

Thursday, October 31, 2013

Düğümlere Üfleyen Kadınlar

Yazar: Ece Temelkuran
Yil: 2013

Ece Temelkuran'ın hayata dair yazılarını siyasi yazılarına tercih eden ben bu son kitabını sabırsızlıkla beklemiştim. Çünkü biliyordum ki içinde kadınlar olacaktı, yaşam olacaktı ve tabii ki devrim olacaktı. Ama herşeyden çok Ece Temelkuran'ın kendisi vardı. Sadece yazılarından bile onunla arkadaşmışım gibi hissederken bu romanıyla kankalık mertebesine ulaştığımı söyleyebilirim. Romanın anlatıcı karakteri kendisi olunca hayata onun gözünden bakmaya başlıyor insan.

Çalıştığı gazeten siyasi yazıları sebebiyle kovulan gazeteci kadın (bilin bakalım kim bu) soluğu Arap baharının kalbinde alır. Elbette esas amaç bir roman yazmaktan çok gazetecilik yapmaktır fakat karşılaştığı olağanüstü kadınlar onu bir roman yazmaya iter. Bu kadınların ortak özellikleri ise hepsinin erkekler tarafından fena halde yaralanmış olmalarıdır. Sonrası malum, ortadoğu çöllerinde bu kadınlarla yolculuğa çıkıyoruz.

Romanı okurken yakın kadın arkadaşlarımın birkez daha kıymetini anladım. Bizler birbirimizin dostu, annesi, kızı, kardeşi, babası olma yeteğine sahibiz. Duruma göre anında rolleri değiştirip gereken rolümüzü alabiliyoruz. Tıpkı romanda Amira ve Maryam in dönüşümlü olarak erkek ve kadın rollerini alması gibi. Tabii herkesin en iyi olduğu roller de var.

Romanın ilk yarısını inanılmaz keyifle notlar alarak okudum. Belki de bu kısım çok gerçekçi geldiğinden bu kadar keyif aldım. İkinci kısmında ise bilmediğim çölleri hayal ederken biraz zorlandım. Bir de Ece Temelkuran her bölüme önce sonu anlatmak gibi bir tarz denemiş. Bu da benim biraz zaman kavramımı kaybetmeme sebep oldu. Ece Temelkuran'ın en sevdiğim özelliklerinden biri de hayattan metaforlar kullanarak durumu anlatması. Fakat bu romanda sanki biraz fazla kaçmış. Mesela "üçümüz de şaştık kaldık" yerine "herbirimiz bir ipe dizilmiş kuru üzümler gibi duruyorduk" (tam bu ifade değildi ama yakındı sanırım)  demesi akıcılığa biraz zarar vermiş gibi geldi.

Onun dışında hikaye çok değişik ama çok da bizden. Ortadoğu gibi insanın sıkılmasına bile fırsat olmayan coğrafyanın kadınlarıyla tanışıp dost oluyorsunuz. Aynı erkek tanrının hüküm sürdüğü coğrafyada kadınların kendi tanrılarını aradığı bir yolculuğa çıkıyorsunuz.


“Dans edemeyeceksem devrimi ne yapayım ben!” (Emma Golman)

İnsanlara güvensizliğin sürekli kaygısına boşverip hayal kırıklığının anlık kederini tercih eden biri.

Eğer hesapta intihar yoksa günahsız bir isyan yoktur.

Sersemlemek iyidir. Zihniniz bulanır, kalbiniz böylece berraklaşır.

Hakikatte kadınlar, bu alem içinde başka bir alemde yaşarlar. İçine aşklarını ve büyülerini üfledikleri bir alemdir bu. Erkekler biteviye o alemi hırpalar, yıkar. Kadınlar ise yeniden üfleyerek nefesleriyle kurarlar o alemi, Kadınlar, erkekleri de üfleyerek var ederler. Bir  erkek, bir kadının nefesi kadardır, başka hiçbir şey değildir.

Erkekler sadece kadınların dünyasına hürmet ve hayret etseler yeter. O da işte erkeklerin kadınlara üflediği nefes olur. Kadınlar, sürekli yıkılan dünyalarını o hürmet ve hayreti gördüklerinde yeniden kurmaya kudret bulurlar. Kadınların bu kudretli büyüsü korkutur erkekleri. “Kadınların büyücülüğü” dedikleri bu. Erkekler, kadınların kendileri orada olmasa da var olabileceğini anlayınca... O zaman işte adımız büyücüğe çıkar. Öğreneceksiniz. Kendiniz de o büyüden korkmamayı, hayatın o büyüden ibaret olduğunu öğreneceksiniz.

Felak suresi... Neffasati filugad... Sure, Düğümlere üfleyen kadınların şerrinden sakının diye buyurur. Büyücü kadınların şerrinden sakının.

Ağlamanın çıkaramayacağı kadar çok çileyi dışarı atıyor kahkaha.

Aşk, kadınlar yorulunca biter.

İnsan hiç tatmamışsa, keder için de dua eder. Kendinden bile gizler ama her insan bir kere mahvolmak ister. Bakmayın kimse bir cinnet dilemez, herkes yana yakıla kendi cehennemini görmek ister.

Yeni değil, hep içimizi ezdi bu memleket. Çok alçakça bir haksızlıkla mağlup edilmiş bir yetimi sever gibi seviyoruz biz onu. Memleket de az değil hani, hiç sevilmemiş bir yetim kadar vahşi. Biz başını okşayıp sarılmak isteyince bir daha onu terk edemeyelim diye bizi yiyip bitirmek istiyor.

İnsan ancak sevilince öğreniyor kendini sevmeyi.

Biz vurmayı dokunmak, kırmayı sevmek, öfkelenmeyi inanmak sanan çocuklardır. Ne kadar sevilsek tamir olmayız.

Amira, bize kadınları nasıl seveceğimizi anlatan bir kitap lazım. Yoksa hep böyle şapşal ve kavruk kalacağız. Bize kadınların nefesini genişletecek, o nefesin rüzgarına yelken açmamızı öğretecek bir kitap lazım. Yoksa biz ne kadar sevilsek tamir olmayız.

Erkekler ne kadar yaklaşsa da birbirine, birbirlerinin gövdesinin kimyasını değiştiremezler diye düşündüm. Ama kadınlar gerçekten konuşmaya başladıklarında yumurtaları bile konuşuyor birbiriyle.


Tanrı bizi sevmese bile cesur bir anne bize yetebilirdi...

Tuesday, October 22, 2013

Sadece Anne mi cani?

İki gündür haberlerde, sosyal medyada bebeğini ölüme terkeden öğretmen anneyi (M. D.) konuşuyoruz. Dokuz günlük bayram tatilinde bebeğini evde bırakarak ölüme terkeden annenin nasıl bu kadar cani olacabileceğine hayret ediyoruz. Sanki bu kadının çok normal bir hayatı varmış da sadece cani olduğundan böyle yapmış gibi davranıyoruz. Sadece aile ve sosyal politikalar bakanı Fatma Şahin annenin psikolojik sorununun olup olmadığını araştıracaklarını söyledi. Daha fazla bir sebep olabileceği ise kimsenin aklına gelmedi.

Bir kez evlenip boşanmış olan M.D.'nin babası onun bir daha evlenmesine her nedense karşıymış. M. D.'nin de polis olduğu iddia edilen bir adamla ilişkisi varmış. Bu ilişkiden M.D.'nin hamile olmuş olabileceği tahmin ediliyor. Komşuların dediklerine göre M.D. aylarca kimseyle görüşmemiş ve Hatay'daki ailesini de ziyaret etmemiş. Buradan hamileliğini saklamaya çalıştığını anlamak çok da zor değil herhalde. Babasının ve toplumsal çevrenin baskısını bu kadar üzerinde hisseden hamile bir kadının zaten mükemmel bir anne olamayacağı açık. Bebeğini ölüme terkettiğine göre de onu istemediği de çok açık. Eğer bu kadın kürtaj olmanın ayıp birşey olmadığına inansaydı ya da evlenmeden hamile kalmakla namusunun kirlendiğine inanmasaydı belki de göğsünü gere gere taşıyacaktı yavrusunu. Bayramda da ailesine torunlarını mutlulukla tanıştıracaktı ve bu kötü son olmayacaktı.

Fakat M.D. belki de namus cinayetine kurban gitmektense cani olmayı tercih etti. Kadın cinayetlerinin son 10 yılda yüzde binden fazla artış gösterdiği bir ülkede kadınların namus cinayetine kurban gitmekten korkmasından daha olağan ne olabilir ki? Belki de M.D. cinayete kurban gitmektense hapse girmeyi doğal olarak olumlu bir gelişme olarak görüyor.

İşin en dramatik yanlarından biri de kocası ya da ailesi tarafından namus cinayetlerine kurban gidenlerin, bıçaklananların neredeyse haber değeri taşımayıp M.D.'nin durumunun iki gündür manşetlerden düşmemesi. Öyle ya, ortada suçlu bir KADIN var nasılsa, vuralım vurabildiğimiz kadar. Bu kadın sanki bu bebeği kendi başına yaptı ki Meryem Ana olmadıkça bu imkansız biliyorsunuz. Ya da bu kadının sanki evlenmesine bile izin vermeyen babası çok anlayışlı bir adamdı da kızının evlilik dışı çocuk yapmasına laf etmeyecekti.

İki aylık, istenmeden dünyaya getirilen bir bebeğin bu şekilde ölüme terkedilmesi insan olan herkesin içini yakar. Fakat eğer bu kadın ailesine evlilik dışı çocuğundan bahsetseydi ya da kürtaj yaptırsaydı belki de hapiste değil mezarda olacaktı ve bizler M.D. diye bir kadının bu dünyadan gelip geçtiğinden bile habersiz olacaktık.