Labels

Saturday, November 23, 2013

Sonuncu

Yazar: Tahsin Yücel
Yıl: 2010

Tahsin Yücel Sonuncu romanında mükemmel denilebilecek gerçekçi bir ortamda gerçekliğe uymayacak kadar garip bir işe kalkışan Selami Harici'nin hikayesini anlatıyor. İstanbul'un soylu ailelerinden birinin çocuğu olan Selami Bey hiçbir zaman maddi kaygısı olmadan yaşamış ve Fransa'nın köklü okullarından Sorbonne'da felsefe doktorası yapmıştır. Kendisini çok seven karısı Zarıfe Hanım ve dört çocuğu ile mutlu yaşadığı orta yaşlarında Serencam isimli bir kitap yazmaya niyetlenir ve hayatının geri kalanını bu kıtabı yazmaya adar. Bu durum öyle hal alır ki Selami Harici'nin kararlılığı okuyucuyu hem hayran bırakır hem de bir acıma hissi uyandırır. Basıldığında büyüklüğü ile herkesi kendine hayran bırakan Serencam'ı yazarından başka hiçkimse okuyamamıştır. Kendinden sonrakiler de sadece bir baskısı olan dünyanın en büyük kitabının anlamını çözmeye çalışacaklardır. Kitabın sonuna kadar okuyucunun Serencam'ın gizemi konusunda merakını diri tutan roman insan ilişkilerine, toplumsal kurallara ve paranın gücüne önemli göndermelerde bulunyor. 

Selami Harici: "Söylemediklerimizin de bir varlığı vardır her zaman, hem de yüklü bir varlığı. Üstelik söylemediklerimizin yanında söylediklerimiz o kadar az şey ki! Ben işte bunların, tüm söyleyemediklerimizin kitabını yazmak istiyorum."

Selami Harici: "Zenginlik aklın baş düşmanıdır, yakaladığı yerde öldürür."

Zarife Harici: "Sonra düşündüm ki babaları tüm o sattıklarını kumar ya da kadın uğruna satmış olsa, bu kadar kızmazlardı belki. O kadarını kendileri de yapabilirlerdi. Ama öyle anlaşılıyordu ki yazınla felsefeyle uğraşmak, bu da yetmemiş gibi bir de yıllar yılı çatı katına çekilip koca bir kitap yazmak kolay kolay bağışlayamayacakları bir şeydi."

Selami Harici: "Özel ad evrenselin düşmanıdır, bütünlük ve sürekliliği yaralar, gerçeklikten kopmamak istiyorsak bunlardan kaçınmamız gerekir."

Serencam: "Her insan sol omzunda bir maymun taşır, sağ omzunda da bir papağan."

Serencam: "Bilinç olmayan yerde devrim olmaz."

Serencam: "Yaşam yolumun ortasında karanlık bir ortamda buldum kendimi."

Serencam: "Dünya dünya olalı böyledir bu: para parayı çeker. Hep aynı yerlerde toplanmaya çalışır o, öncelikle de alçaklara ve sıradanlara gider."

Serencam: "Olağandışı bir durum olur da yolunu şaşırıp bir yoksulun evine girecek olursa, daha da şaşırtıcı oluverir, saniyesinde kirletir adamı."

Serencam: "Başımıza ne bela gelirse, tek bir şeyden, rahat rahat evimizde oturamamaktan geliyor."

Canan: "Sevmek birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır."

Serencam: "Tüm insanlar birbirleri hakkında söylediklerini  bilselerdi koca dünyada dört dost bile kalmazdı."

Serencam: "İnsan için en tehlikeli yer neresidir, bilir misiniz? Yatağı... Evet yatağı. Çok sıradanmış gibi görünen bu tuzak tüyler ürpetecek ölçüde öldürücürdür. Düşünün birkez, babanız yorgan altına girmek gibi bir saçmalık yaptığı için ölmüş. Büyükbabanız da öyle, amcalarınız da, dayılarınız da, amcalarınızın, dayılarınızın, halalarınızın, teyzelerinizin çocukları da öyle: yıkım diye buna derim ben. Diyeceğim, insanlar gerçekten önlemci olsalardı, taksilerden, zararsız otobüslerden sakınacaklarına, evlerinde böyle bir eşya bulundurmaya yanaşmazlardı. İçinde kimseciklerin ölmediği bir eşya seçerlerdi dinlenmek için örneğin bir bilardo masası, bir çekmece, bir çamaşır sepeti... "

Serencam: "Ne kadar çok yaşarsam, yaşama bağlılığımı da o kadar fazla duyuyorum, kesinlikle. Gittikçe gömülüyorum onun içine, ona yapışmış, yapışmış, iyice yakalanmışım, Yiyor da yiyorum ağır mı ağır olduğumu duyuyor, yoğunluk içinde uyuyorum. Bir zamanlar bir bıçak ağzıydım, dünyayı yarıp yaşamın içinden geçerdim, Şimdi evren eskiden olduğu gibi şaşırtıcı, tuhaf, beklenmedik görünmüyor gözlerime, Tümüyle doğal görünüyor. Ondan kopmak benim için çok zor olacak, Fazla zamanım da kalmadı kuşkusuz. Yolun en büyük bölümü aşıldı, Hemen şimdi tüm bağları çözmeye başlamalıyım birer birer."

Thursday, October 31, 2013

Düğümlere Üfleyen Kadınlar

Yazar: Ece Temelkuran
Yil: 2013

Ece Temelkuran'ın hayata dair yazılarını siyasi yazılarına tercih eden ben bu son kitabını sabırsızlıkla beklemiştim. Çünkü biliyordum ki içinde kadınlar olacaktı, yaşam olacaktı ve tabii ki devrim olacaktı. Ama herşeyden çok Ece Temelkuran'ın kendisi vardı. Sadece yazılarından bile onunla arkadaşmışım gibi hissederken bu romanıyla kankalık mertebesine ulaştığımı söyleyebilirim. Romanın anlatıcı karakteri kendisi olunca hayata onun gözünden bakmaya başlıyor insan.

Çalıştığı gazeten siyasi yazıları sebebiyle kovulan gazeteci kadın (bilin bakalım kim bu) soluğu Arap baharının kalbinde alır. Elbette esas amaç bir roman yazmaktan çok gazetecilik yapmaktır fakat karşılaştığı olağanüstü kadınlar onu bir roman yazmaya iter. Bu kadınların ortak özellikleri ise hepsinin erkekler tarafından fena halde yaralanmış olmalarıdır. Sonrası malum, ortadoğu çöllerinde bu kadınlarla yolculuğa çıkıyoruz.

Romanı okurken yakın kadın arkadaşlarımın birkez daha kıymetini anladım. Bizler birbirimizin dostu, annesi, kızı, kardeşi, babası olma yeteğine sahibiz. Duruma göre anında rolleri değiştirip gereken rolümüzü alabiliyoruz. Tıpkı romanda Amira ve Maryam in dönüşümlü olarak erkek ve kadın rollerini alması gibi. Tabii herkesin en iyi olduğu roller de var.

Romanın ilk yarısını inanılmaz keyifle notlar alarak okudum. Belki de bu kısım çok gerçekçi geldiğinden bu kadar keyif aldım. İkinci kısmında ise bilmediğim çölleri hayal ederken biraz zorlandım. Bir de Ece Temelkuran her bölüme önce sonu anlatmak gibi bir tarz denemiş. Bu da benim biraz zaman kavramımı kaybetmeme sebep oldu. Ece Temelkuran'ın en sevdiğim özelliklerinden biri de hayattan metaforlar kullanarak durumu anlatması. Fakat bu romanda sanki biraz fazla kaçmış. Mesela "üçümüz de şaştık kaldık" yerine "herbirimiz bir ipe dizilmiş kuru üzümler gibi duruyorduk" (tam bu ifade değildi ama yakındı sanırım)  demesi akıcılığa biraz zarar vermiş gibi geldi.

Onun dışında hikaye çok değişik ama çok da bizden. Ortadoğu gibi insanın sıkılmasına bile fırsat olmayan coğrafyanın kadınlarıyla tanışıp dost oluyorsunuz. Aynı erkek tanrının hüküm sürdüğü coğrafyada kadınların kendi tanrılarını aradığı bir yolculuğa çıkıyorsunuz.


“Dans edemeyeceksem devrimi ne yapayım ben!” (Emma Golman)

İnsanlara güvensizliğin sürekli kaygısına boşverip hayal kırıklığının anlık kederini tercih eden biri.

Eğer hesapta intihar yoksa günahsız bir isyan yoktur.

Sersemlemek iyidir. Zihniniz bulanır, kalbiniz böylece berraklaşır.

Hakikatte kadınlar, bu alem içinde başka bir alemde yaşarlar. İçine aşklarını ve büyülerini üfledikleri bir alemdir bu. Erkekler biteviye o alemi hırpalar, yıkar. Kadınlar ise yeniden üfleyerek nefesleriyle kurarlar o alemi, Kadınlar, erkekleri de üfleyerek var ederler. Bir  erkek, bir kadının nefesi kadardır, başka hiçbir şey değildir.

Erkekler sadece kadınların dünyasına hürmet ve hayret etseler yeter. O da işte erkeklerin kadınlara üflediği nefes olur. Kadınlar, sürekli yıkılan dünyalarını o hürmet ve hayreti gördüklerinde yeniden kurmaya kudret bulurlar. Kadınların bu kudretli büyüsü korkutur erkekleri. “Kadınların büyücülüğü” dedikleri bu. Erkekler, kadınların kendileri orada olmasa da var olabileceğini anlayınca... O zaman işte adımız büyücüğe çıkar. Öğreneceksiniz. Kendiniz de o büyüden korkmamayı, hayatın o büyüden ibaret olduğunu öğreneceksiniz.

Felak suresi... Neffasati filugad... Sure, Düğümlere üfleyen kadınların şerrinden sakının diye buyurur. Büyücü kadınların şerrinden sakının.

Ağlamanın çıkaramayacağı kadar çok çileyi dışarı atıyor kahkaha.

Aşk, kadınlar yorulunca biter.

İnsan hiç tatmamışsa, keder için de dua eder. Kendinden bile gizler ama her insan bir kere mahvolmak ister. Bakmayın kimse bir cinnet dilemez, herkes yana yakıla kendi cehennemini görmek ister.

Yeni değil, hep içimizi ezdi bu memleket. Çok alçakça bir haksızlıkla mağlup edilmiş bir yetimi sever gibi seviyoruz biz onu. Memleket de az değil hani, hiç sevilmemiş bir yetim kadar vahşi. Biz başını okşayıp sarılmak isteyince bir daha onu terk edemeyelim diye bizi yiyip bitirmek istiyor.

İnsan ancak sevilince öğreniyor kendini sevmeyi.

Biz vurmayı dokunmak, kırmayı sevmek, öfkelenmeyi inanmak sanan çocuklardır. Ne kadar sevilsek tamir olmayız.

Amira, bize kadınları nasıl seveceğimizi anlatan bir kitap lazım. Yoksa hep böyle şapşal ve kavruk kalacağız. Bize kadınların nefesini genişletecek, o nefesin rüzgarına yelken açmamızı öğretecek bir kitap lazım. Yoksa biz ne kadar sevilsek tamir olmayız.

Erkekler ne kadar yaklaşsa da birbirine, birbirlerinin gövdesinin kimyasını değiştiremezler diye düşündüm. Ama kadınlar gerçekten konuşmaya başladıklarında yumurtaları bile konuşuyor birbiriyle.


Tanrı bizi sevmese bile cesur bir anne bize yetebilirdi...

Tuesday, October 22, 2013

Sadece Anne mi cani?

İki gündür haberlerde, sosyal medyada bebeğini ölüme terkeden öğretmen anneyi (M. D.) konuşuyoruz. Dokuz günlük bayram tatilinde bebeğini evde bırakarak ölüme terkeden annenin nasıl bu kadar cani olacabileceğine hayret ediyoruz. Sanki bu kadının çok normal bir hayatı varmış da sadece cani olduğundan böyle yapmış gibi davranıyoruz. Sadece aile ve sosyal politikalar bakanı Fatma Şahin annenin psikolojik sorununun olup olmadığını araştıracaklarını söyledi. Daha fazla bir sebep olabileceği ise kimsenin aklına gelmedi.

Bir kez evlenip boşanmış olan M.D.'nin babası onun bir daha evlenmesine her nedense karşıymış. M. D.'nin de polis olduğu iddia edilen bir adamla ilişkisi varmış. Bu ilişkiden M.D.'nin hamile olmuş olabileceği tahmin ediliyor. Komşuların dediklerine göre M.D. aylarca kimseyle görüşmemiş ve Hatay'daki ailesini de ziyaret etmemiş. Buradan hamileliğini saklamaya çalıştığını anlamak çok da zor değil herhalde. Babasının ve toplumsal çevrenin baskısını bu kadar üzerinde hisseden hamile bir kadının zaten mükemmel bir anne olamayacağı açık. Bebeğini ölüme terkettiğine göre de onu istemediği de çok açık. Eğer bu kadın kürtaj olmanın ayıp birşey olmadığına inansaydı ya da evlenmeden hamile kalmakla namusunun kirlendiğine inanmasaydı belki de göğsünü gere gere taşıyacaktı yavrusunu. Bayramda da ailesine torunlarını mutlulukla tanıştıracaktı ve bu kötü son olmayacaktı.

Fakat M.D. belki de namus cinayetine kurban gitmektense cani olmayı tercih etti. Kadın cinayetlerinin son 10 yılda yüzde binden fazla artış gösterdiği bir ülkede kadınların namus cinayetine kurban gitmekten korkmasından daha olağan ne olabilir ki? Belki de M.D. cinayete kurban gitmektense hapse girmeyi doğal olarak olumlu bir gelişme olarak görüyor.

İşin en dramatik yanlarından biri de kocası ya da ailesi tarafından namus cinayetlerine kurban gidenlerin, bıçaklananların neredeyse haber değeri taşımayıp M.D.'nin durumunun iki gündür manşetlerden düşmemesi. Öyle ya, ortada suçlu bir KADIN var nasılsa, vuralım vurabildiğimiz kadar. Bu kadın sanki bu bebeği kendi başına yaptı ki Meryem Ana olmadıkça bu imkansız biliyorsunuz. Ya da bu kadının sanki evlenmesine bile izin vermeyen babası çok anlayışlı bir adamdı da kızının evlilik dışı çocuk yapmasına laf etmeyecekti.

İki aylık, istenmeden dünyaya getirilen bir bebeğin bu şekilde ölüme terkedilmesi insan olan herkesin içini yakar. Fakat eğer bu kadın ailesine evlilik dışı çocuğundan bahsetseydi ya da kürtaj yaptırsaydı belki de hapiste değil mezarda olacaktı ve bizler M.D. diye bir kadının bu dünyadan gelip geçtiğinden bile habersiz olacaktık.

Friday, September 13, 2013

Hayatı Kaçırırken

Bugünlerde sevdiklerinden uzakta yaşamanın önceden çok da farkında olmadığım kötü yanının farkettim. Günlük hayatta çok da önemli gibi gözükmeyen ama hayatın tatlı yanlarını oluşturan küçük hikayeleri anlatacak kimse bulamadığından kendin de unutup gidiyorsun. Sevdiklerinle olsa belki katıla katıla gülerek ya da duygulanarak anlatacağın olaylar hafızandan uçup gidiyor.

Mesela metroda karşılaştığın evsize ister istemez mesafeli davranmaya çalışırken onun bir şekilde sana yaklaşıp memleketin hakkında kültür dersi vermesini kimseye anlatamıyorsun. Halbuki sevdıklerinle olsan bunu anlatır üstüne de bir ton felsefik çıkarımlar yaparsın. Ya da mesela araban çalışmadığı vakit "satsam mı acaba bunu ama kim alacak" diye düşünürken pencereye sıkıştırılmış "arabanızı almak istiyorum beni şu numaradan arayabilirsiniz" yazısı sizi sadece saniyelik gülümsetiyor ama sonra yine uçup gidiyor aklınızdan. Memleketimde anlatsam herhalde tasavvufun dibine vururuz. Ya da mesela gecenin bir vakti insanlara otobüsün yolunu sorarken birilerinin seni arabasıyla evine bırakması anlık konfordan öteye geçemiyor. Oysa bunun üzerine memleketim insanı aslında insanların o kadar da kötü olmadığını anlatır sana uzun uzun. İçine insanlara güvenmenin huzur dolar. Ya da mesela yolculukta gözlüğünü kaybettiğinde bulmak için sana yardım eden insanın gözünde bulabilirsin gözlüğünü. Hem iki kişinin de bunu farketmemesine hem de iki kişinin gözlük numaralarının tam tamına uymasına bütün yolcular sana bakarken katıla katıla gülersin ama sadece o kadar. Sonra bunu da anlatamadığın için unutursun.

Uzakta olmanın en kötü yanı bu şekilde hayatı kaçırmak bence. Ne kültür farkı, ne yemek farkı ne de dil farkı bu zorlukla yarışabilir. Anlıyorsun ki ne para ne kariyer hayatı kaçırmaya değer ama napacan artık kaçan kaçmış bir kere...

Saturday, July 27, 2013

Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları: Su

Yazar: Buket Uzuner
Yıl: 2012

Bazıları bir kitap okuduğunda hayatlarının değiştiğini iddia eder. Bana göre bu abartılı bir söylemdir fakat bence her roman insanın hayatına gizlice sokulur. Kimbilir belki de roman okumadan önce ve okuduktan sonra insanların beyin sinyalleri karşılaştırılarak bu olgu bir araştırma konusu yapılabilir. Ama bazı romanların etkisi ise gizli değil o kadar açıktır ki böyle araştırmaya gerek bile kalmaz. İşte ben Buket Uzuner'in Su romanında da aynı etkiyi hissettim. Tabii burada, romanda anlatılanlar ile Türkiye'nin son zamanlardaki sosyal ve siyasal durumunun etkisini de gözardı edemem.

Ülkemizin ben kendimi bildim bile sıcak bir gündemi vardı. Fakat son günlerde bu sıcak başlıklardan birisi çevre diğeri ise kadındır. Rant için, doğa ve tarih demeden her türlü katliamı göze almış iktidar aynı zamanda kadınların yaşam alanına ve biçimine de saldırılarını sürdürüyor. Ayrıca sunnilik dışındaki inançlar da her fırsatta aşağılanıp yok sayılıyor. Romanda da HES'lerden betonerleşmeye ve kadınların problemlerinden ülkedeki Alevi-Sunni ayırımına kadar her konuya değiniliyor.

Roman Alevi bir polis memuru olan Ümit Kaman ile gazeteci Defne Kaman'ın kaybolması sebebiyle karakola gelen üç kadın arasında geçen ilginç diyaloglarla başlıyor. Bu üç kadından birisi Defne Kaman'ın annesi, diğeri süslü ablası ve sonuncusu da ninesi Umay Bayülgen'dir. Bundan sonra komiser Ümit Kaman ile sahaf Semahat'in Defne Kaman'ı bulma macerasında buluyoruz kendimizi. Bu sırada Umay nineden Anadolu'nun ve eski Türkler'in kadim geleneği olan Kamanlık hakkında bilgiler alıyoruz. Kayıp gazeteci de kendisini arayan Ümit Kaman'a Yusuf Has Hacip'in Mutluluk Bilgisi anlamına gelen Kutadgu Bilig eserinden şifreler göndererek izini bulmasını sağlıyor.

Romanı okurken aslında Anadolu'nun ne kadar güzel gelenekleri olduğunu hatırlıyor insan. Doğaya, insana, hayvana, bilgiye bu kadar önem veren bir toplumken nasıl oldu da günde beş kadının katledildiği, HES yapmak uğruna güzelim derelerin ve doğanın kirletildiği, farklı mezhepleri olduğu için sevenlerin ayrı bırakıldığı bir toplum oluverdik diye hayıflanmadan edemiyoruz.

Kayın ağacının yeraltını, yeryüzünü ve gökyüzünü temsil etmesinden dolayı kutsal sayıldığı bir toplum nasıl oldu da ağaçlarını beton yapmak için kesen veya yakan bir toplum oldu? Kutsal olan kayın ağacının isminin kadın sözcüğünden gelen bir toplum nasıl oldu da namus ve töre cinayetlerine kurban giden kadınların özgürlüğünü, başını örtme özgürlüğüne indirgedi?

Bu romanı okuyana kadar Kutadgu Bilig hakkındaki bilgim dalga geçer şekilde okunan birkaç mısranın ötesinde değildi. Roman sayesinde aslında ne kadar da güzel geleneğimiz olduğunu öğrenerek sevinsem de bu geleneklerin unutulmaya yüz tuttuğunu görünce üzüldüm. İslamiyet öncesi Anadolu tarihinin çok anlatılmadığı öğrenim sistemimizde aslında Kutadgu Bilig'in hakkı verilse belki çok daha farklı bir toplum olabilirdik. Belki bu şekilde doğaya, insanlığa ve tarihe borcumuzu ödeyebilirdik.


Çocukları için hayırlı işler kurmak peşinde bir ömür koşar, onların mutlulukları konusunda asla umutlarını kaybetmezler. Zaten annelik, asla pes etmemektir.

Son ağaç öldüğünde, son ırmak zehirlendiğinde ve son balık tutulduğunda parayı asla yiyemeyeceğimizi anlayacağız. (Kızıldereli atasözü)

Midemiz ve cebimiz şiştikçe vicdanımız ve dünyamız fakirleşiyor.

Kalplerini gülümseme maskesi arkasına saklayarak daha fazla kırılmaktan korumaya çalışanlar, bir gün artık sahiden gülümseyemediklerini farkederler. 

Türklerin büyük bir kısmı Müslümanlığı ve bazıları da diğer tek tanrılı dinleri kabul edince, İslamiyetle karşılaşan Kaman geleneğinden Alevilik doğmuş, derler. Bu yüzden Aleviler, Kamanlar gibi kadın ve erkek yan yana semah eder, döne döne dua ederlermiş.

Bilgili insan bu kaygı içinde nasıl kahkaha atar / Ey bilsiz, sen dağ keçisi gibi debelen dolaş.

Sevenin sevdiğine kavuşması anlamına gelen 'vuslat' sözcüğünü yeni öğrenmiş ve çok sevmişti.

Bazen bir kuş sesi bile hayatın yaşamaya değer, alınan her nefesin ümit dolu olduğunu hatırlatmaya yeter.

Zeka sanılanın aksine güzellikten daha fazla kıskançlık yaratır. Zeka geçici değildir, üstelik köreltilmezse, yıllar içinde tecrübeyle serpilir, parlar, iktidar için güzellikten daha fazla işe yarar. Ancak bir kadın bedenindeki zeka hiç de aranan birşey değildir, zeki kadınlar kadar erkekleri korkutan iki şey daha vardır güzel erkekler ve çok iri zenci kadınlar. Çünkü dünya tarihinde son 5000 yıllık düzen, kadının güzel ve hizmetkar, erkeğin akıllı ve/ya zeki ve güçlü olması üzerine kurulmuştur. Bu düzeni bozan her kadın veya erkek düzen için tehlikelidir.

Büyük hayal kırıklıklarının bağışıklığı zayıflattığını kavrayan doktorlar, bu hastaların reçetelerine bol bol hayal kurma egzersizi yazmalı.

Yaşam demişti biri, düşünenler için bir komedi, hissedenler için bir tragedyadır.

İnsanın mutluluğunu sahiden paylaşacak birini bulması dünyanın en zor işidir.

Evet, tabiatın gücünü kadına benzetmek bütün kadim inançlarda ortaktır. Ancak, sadece doğurganlığıyla kadınla tabiat arasında bir bağ kurmak bize bir iltifat değil, aksine tuzaktır!

Akıl, tek bir cinsiyete bırakılmayacak kadar önemlidir. Hem erkekler de dahil, bütün insanlık zekasını anneden alır; sonun da genetikçiler de artık ispatladı bunu.

Plastik, insan ırkının sonunu getirecek lanetli bir icattır.

Çıkarsız paylaşılan saf mutluluk o kadar eşsiz ve nadir bir güzelliktir ki, onun bu yüzden dünyada daima en çok kıskanılan ve satın alınamayacak tek mutluluk olduğu söylenir.

Monday, July 15, 2013

Kardeşimin Hikayesi

Yazar : Zülfü Livaneli
Yıl: 2013

Kardeşimin hikayesi dili çok sade ve sürükleyici olsa da aslında otistik denilebilecek olan Ahmet Arslan isimli bir mühendisin hayatını ve çevresinde olanları konu alıyor. Emekliliği sonrasında İstanbul'dan yaklaşık iki saat mesafede olan bir kasabaya kaçan Ahmet garip huylarına herkesi alıştırmıştır. Mesela dokunamama hastalığı vardır. El bile sıkışamaz. Evini resmen bir halk kütüphanesine dönüştürmüştür. Her bir odacığın konusu farklıdır. Kitap okumayı tercih etmesindeki sebebi şöyle açıklar:

'Müzik, edebiyat gibi duyguları anlatmıyor, bizzat yaşatmak amacını güdüyordu. Bu da işe yaramaz bir şeydi, çünkü benim duyguları yaşamaya değil. öğrenmeye ihtiyacım vardı.'

Garip fakat sade bir hayatı olan Ahmet birgün temizlikçisi Hatice Hanım'dan komşuları Arzu'nun öldürüldüğü haberini alır. Daha birgün önce evinde bir davete katıldığı Arzu Hanım biranda yokoluvermiştir. Bu haberi soğuk kanlılıkla karşılayan kahramınımız ölüm üzerine şöyle düşünür:

İnsanı sadece biyolojik bir varlık olarak görmediğimiz, onun varoluşuna çeşitli anlamlar yüklediğimiz için. gövdeden akan kanın, can denilen şeyi çekip almasını, dolayısıyla o kişinin "ölmüş" olmasını bir türlü kavrayamadığımızı düşünüyorum.

İnsanın biyolojik fonksıyonlarına aşırı anlam yükleme çabası içerisindeyiz. Çünkü hiçlik zor geliyor.

Cinayet haberi yapmak isteyen bir gazeteci kızın kapısını çalmasıyla Ahmet'in insanlara karşı olan "yabaniliğinin" biraz daha azaldığını hissetmeye başlıyoruz. İçten içe sohbetini çok sevdiği bu kızı evinde olabildiğince çok tutmak istemektedir. Hatta o kadar çok istemektedir ki ona cinayetle alakası olmayan fakat kendisinden başka kimsenin bilmediği kardeşinin aşk hikayesini anlatacaktır. Zaten cinayetin sebebinin de aşk olduğunu iddia eder, çünkü onun için aşık olmak:

Birine aşık olmak, gözü bağlı olarak. bir uçurumun kıyısında yürümek demektir. Başına neler geleceğini hiçbir zaman bilemezsin. Sonu ölüm de olabilir, cinayet de. intihar da.

İnsan soyunun en tehlikeli duygusu aşktır.

Okuyucu kitabın ilk yarısından sonra Ahmet, kardeşi Mehmet ve cinayet üçgeninde ortak parça arayışlarına giriyor. Uzun girizgahlardan sonra nihayet Mehmet'in hikayasini dinlemeye başlıyoruz. Bu kadar acılar yaşamış bir insanın hala hayata bağlı olmasına şaşırıyoruz. Fakat Ahmet'in buna da bir açıklaması var:

Hayvanların yaptığı gibi neredeyse hafızasız yaşamak ve mutlu olmak mümkündür ama hiçbir şeyi unutmadan yaşamak imkansızdır.

Yani unutmak hayatta kalmanın şartıdır. Unutmayı başaramayanların trajedisini ise Doğulu filizof  Şirazlı Sadi'nin insanı tarifinden alıntılıyor:

'Yek katre-i hunest ve hezar endişe', yani 'Bir damla kan ve bin endişe'.

Gazeteci kıza kardeşinin hikayesini anlatan Ahmet aralarda kendince felsefik çıkarımlar yapmaya da bayılır. Örneğin beden ve ruh üzerine şöyle der:

Her insan bedeninin çürüyeceğini bilir ve bundan korkar. Ama çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür; nedense bundan kimse korkmaz.

Bundan sonra zaman zaman kardeşi Mehmet'in ağzından dinliyoruz hikayeyi. Bu arada kardeşinden haber alamayan Ahmet durumu kanıksar ve şöyle der:

İnsan, kendine kendine kurallar koyulan bir hayvan gibi herşeye alışıyor.

İnsanlık dışı şartlarda bir hücreye kapatılan Mehmet bir süre sonra zaman kavramını yitirmiştir. Artık tek ölçüsü uzayan sakalı olmuştur:

Zaman kavramın kayboldu mu, içindeki temel gerçeğe, uygarlığın çeşitli yöntemlerle değiştirmeye çalıştığı, yücelttiği halde içinde durmakta olan gerçek kimliğine, yani hayvan oluşa doğru adım adım alçalıyorsun.

Gazeteci kız hikayeyi dinlerken bir yandan Ahmet'i de daha iyi tanımaya çalışır. İnsanlardan neden kaçtığı sorusuna Ahmet insanların çoğunun, özellikle zenginlerin aptal olduğu cevabını verir. Zenginlerin değerleri ile gerçek değerleri şöyle anlatır:

Zaten hayatta anlamlı olan değerler parayla sahip olunamayanlar.... Oysa zengin aptaller paranın çok önemli olduğunu sanıyorlar, bu yüzden de servetlerinin kendilerine ruhsal bir ayrıcalık. özel bir mutluluk getirmesini bekliyorlar.

Okuyan insan. dünyanın aklına yaslar sırtını.

Hemen ekliyor:

Ne mutlu cehaletin koruyucu rahminde bir cenin gibi büzülüp yatanlara.

Mehmet'in hikayesi gerçekten hüzünlü bir hikaye fakat açıkçası ben buna en büyük aşk hikayesi demezdim. Sovyetler Birliği'nin dağılmasına doğru bağımsızlık isteyen Çeçen gruplarına yardım eden İslamcılar tıpkı bugunun ABD'sinde olduğu gibi bir ava başlarlar. Ve burada şansızlık kuşu Mehmet'e vurur. Ondan sonra hayatı eskisi gibi olmayacaktır.

Basit bir hikayeymiş gibi ilerleyen romanın sonunda ise okuyucunun ağzı tam anlamıyla açık kalıyor. Ahmet'in aslında kim olduğu, Mehmet'in kim olduğu ve cinayetin kimin işlediği ise romanın sonunda beklenmedik bir şekilde açığa çıkıyor.

Thursday, July 11, 2013

Direnişin Önündeki Tehlike



Gezi olayları başladığından beri hemen hemen bütün muhalif çevrelerdeki ortak sloganları görmemek mümkün değil. Sosyalistinden ulusalcısına, ulusalcısından dindarına, dindarından LGBT gruplarına kadar hemen hemen herkes AKP'ye karşıydı. Zaten Haziran direnişinin bu kadar başarılı olmasındaki esas faktörün de bu olduğuna herhalde hiçkimsenin itirazı olmayacaktır.

Burada Kürt hareketı ve Kürt hareketine bakışın en büyük belki de tek farklılık olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin hiç kimse TMMOB için sokağa dökülmede sorun görmüyor. İftarlara laik kesimden bile ciddi destek geliyor. Fakat meyadanlardaki ay yıldızlı bayraklar ve Atatürk posterleri ile Abdullah Öcalan posterleri ortalığı kutuplaştırmaya anında yetiyor. Bu kutuplaşma direnişin önündeki en tehlikeli engeldir bana kalırsa.

İlk günlerden sonra BDP milletvekilleri Sırrı Süreyya ve Ertuğrul Kürkçü'nün çabalarına rağmen ne yazık ki Kürt hareketi direnişe hiç denilecek kadar az destek verdi. Hatta meydanlar 'Hükümet İstifa' diye inlerken Kürt hareketi 'Hükümet Adım At' diye mitingler düzenledi. Lice'de de Medeni Yıldırım isimli yurtdaşımızı kaybetmiş olmamıza rağmen Kürt hareketi faşist AKP'den barış beklemeye devam etti.

Ulusalcılar da Medeni Yıldırım'ın katledilmesi üzerine sokağa çıkan Kürt hareketi ile çok fazla karşı karşıya gelmemek için daha çekimser davrandılar. Neyse ki bu durum fazla uzun sürmedi. Fakat alanlarda atılan sloganlarla Kürt hareketine sempati duyanların rahatsız olmasına sebep oldular. Azıcık siyasi bilinci olan birisi Kürtlerin olduğu bir alanda 'Mustafa Kemal'in askerleriyiz' ya da 'Ne mutlu Türk'üm diyene' sloganlarının ne kadar iyi niyetle söylenirse söylensin hoş karşılanmayacağını tahmin edebilir. Ayrıca BDP'nin ilk günlerde katıldığı eylemlerde ne yazık ki 'Teröristler dışarı' sloganlarının atılması varolan tahammülsüzlüğü birkez daha göstermiştir.

Her kesimin farklı hassasiyetlerle direnişe katıldığı bu durumda sosyalistlere çok iş düşüyor. Nicel olarak fazla iddialı olmasa da siyasi birikim olarak Türkiye solu bu iki grubu 'Yaşasın Halkların Kardeşliği' şiarını yükselterek ortak zeminde birleştirebilmelidir. Fakat bu görevi başarmadan önce Sol'un ilk önce kendi gözlüklerini çıkarması şarttır. Gazdan adam festivali'nde daha festival başlamadan çekimser davranan Sol orada elinde ay yıldızlı bayrakla 'Yolumuz devrim yoludur' diyen halkı sadece elinde bayrak olduğu için şoven olmakla suçladıkça bu meselede bir arpa boyu yol alamayız. Bu tavır oradaki siyasi açıdan daha yeni olgunlaşan kitleyi gerçek anlamda şovenlerin kucağına itmekten başka bir işe yaramaz. Türkiye solu elinde kalpaklı Atatürk resmi olanların şovenist olmadığını Kürt halkına, elinde Öcalan ya da BDP bayrağı olanların da terörist olmadığını Türk halkına anlatabilmelidir. Yoksa ezberlerini bozamayan bir Sol, direnişin bu eksen üzerinden kırılmasının önüne geçemeyecektir ve tarihi bir fırsatı kaçıracaktır.

Not: Bu yazı birleştirici olmak için yazılmıştır, nereden gelirse gelsin şoven yorumlara lütfen izin vermeyiniz.











Tuesday, July 9, 2013

Kürk Mantolu Madonna

Yazar: Sabahattin Ali
Yıl: 1943

Sabahattin Ali'nin yine bir solukta gözleriniz yaşlı okuyacağınız bır romanıdır Kürk Mantolu Madonna. Romanın başlarında dışardan anlatılan Raif efendinin hali akıllara Goriot Baba'yı getirir ilk önce. Sessiz sakin kendi halinde, çevresine göre hayli birikimli olan Raif Efendi tıpkı Goriot Baba gibi çocukları hatta eşi tarafından çok da saygı görmez. Kendisine daha çok eve para getiren biri olarak bakılır. Ama Raif Efendi o kadar sakin bir insandır ki bu durumu pek de önemsiyor gözükmez. Daha sonra romanı birinci ağızdan Raif Efendi'den dinlemeye başlıyoruz. Burada Almanya'ya giden genç bir delikanlının adeta Metin Erksan'ın Sevmek Zamanı isimli filminde olduğu gibi bir resme aşık olan gencin hikayesini dinliyoruz. Bu gencin aşkı o kadar saf ve yalındır ki resmin sahibinin de gözünden kaçmayacaktır. Daha sonra kendimizi acıklı ama dolu dolu bir aşk hikayesine kaptırıyoruz. Hikayenin sonunda bugünkü Raif Efendi'nin neden hayatı hiç önemsemediğini anlıyoruz.

Romandaki aşkın saflığına bir de Sabahattin Ali'nin saf güzel Türkçesi eklenince neden bu kadar kısa ki bu roman diye düşünmeden edemiyor insan. Ve tabii ki her Sabahattin Ali romanında sonra olduğu gibi 'Kim bilir aramızdan bu kadar erken ayrılmasaydı bize daha ne eserler verecekti' diye hayıflanıyorsunuz.

Romandan birkaç alıntı ile bitiriyorum:

İnsanlara ne kadar muhtaç olursam onlardan kaçma ihtiyacım da o kadar artıyordu.

Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.

Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.

Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim... Bu hal gerçi birçok fırsatları kaçırmama sebep oldurdu, fakat fazlasını isteyerek talihimi ürkütmekten her zaman çekinirdim.

Bir kitabı okuyunca geçen iki saatin ömrümün birçok senlerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu farkedince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.

Hiçbir şeyi kendimi erkeklere beğendirmek için öğrenmedim. Hiçbir zaman erkeklerin önünde kızarmadım ve onlardan bir iltifat beklemedim. Bu hal beni müthiş yalnızlığa mahkum etti. Kız arkadaşlarım benimle ahbaplık etmeyi ve fikirlerimi kabul etmeyi zevklerine ve rahatlarına aykırı buldular. Hoş tutulan bir oyuncak olmak, onlara insan olmaktan daha cazip geliyordu. Erkeklerle de arkadaş olamadım. Aradıkları yumuşak lokmayı bende bulamayınca müsavi kuvvetlerle karşı karşıya gelmektense kaçmayı tercih ettiler. O zaman erkek azminin ve kuvvetinin ne olduğunu anladım; dünyada hiçbir mahluk bu kadar kolay muvaffakiyetler peşinde koşmaz ve hiçbir mahluk bir erkek kadar hodbin, kendini beğenmiş ve kibirli, fakat aynı zamanda korkak ve rahatına düşkün değildir.

Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş.





Sunday, June 2, 2013

Los Angeles'tan Taksim'e Destek

Los Angeles'ta Turkiye genelindeki eylemlere destek amaci ile sosyal medyada birkac saat icerisinde orgutlenen yaklasik 500 kisi Pershing Square'de 31 Mayis'da saat 20.00'de biraraya geldi. Eylemde Istiklal marsi, onuncu yil marsi ve cav bella soylendi. Milli basketbolcu Mehmet Okur'un da katildigi eylemde sıksık "Her yer Taksim heryer direnis","Erdogan istifa" sloganlari atildi.

    fotograf: Alper Üşümez, 31 Mayis 2013, Los Angeles

Eylemciler 1 Haziran Cumartesi gunu  saat 11.00'de Willshire bulvarinda ellerinde pankartlarla otobandan cikan arabalarin dikkatini Turkiye'de son gunlerde yasanan direnise cekti. Burada eylemcilere savas karsitlarindan, anarsistlerden ve diger aktivistlerden destek geldi. Gecen arabalar caldiklari kornalarla eylemcilere destek oldu.

                                            fotograf: Sergul Aydore, 1 Haziran, 2013

2 Haziran Pazar gunu saat 13.00'de Los Angeles'in Istiklal caddesi olarak taninan Santa Monica 3. cadde Promenade'de yaklasik 500 kisilik bir grup biraraya geldi. Eylemde "Ceviz agaci","Onuncu yil marsi" ve "Izmir marsi" soylendi. Ayrica Ingilizce olarak "Siddeti durdur", "Seni goruyoruz ve duyuyoruz Turkiye" sloganlari atildi. Butun cadde boyunca yuruyuse gecen grup ozellikle fasizm karsiti slogan ve pankartlarla halkin ilgisini cekmeyi basardi.

fotograf: Duygu Yücekaya, 2 Haziran 2013, Los Angeles

3 Haziran Pazartesi gunu ise, eylemciler CNN binasinin onunde Mevlut Cavusoglu'nun CNN international kanalinda Christiane Amonpour ile yaptigi roportaj uzerine toplandi. Turkiye'deki direniscileri marjinaller olarak yaftalayan Cavusoglu'nun ve AKP'nin yalanlari CNN'in onunde desifre edildi. Ingilizce olarak "AKP'nin yalanlarina inanmayin" sloganlari atildi. Ayrica pankartlarda CNN Turk'un direnisin ilk gunlerinde penguen belgeseli gostermesi de desifre edildi.

fotograf: Gurkan Erdemli, 3 Haziran 2013, CNN binasi onu, Los Angeles

4 haziran Sali gunu de tekrar Federal binasinin onunde toplanildi. Atilan sloganlar ve tasinan pankartlar ile oradan gecen arabalarin dikkatleri Turkiye'deki direnise cekildi. Gecen arabalar kornalarla eylemcilere destek verdiler.
fotograf: Sergul Aydore, 4 Haziran, Federal Binasi onu, Los Angeles

Eylemciler onumuzdeki Pazar gunu icin ise, Guney Kaliforniya olarak daha buyuk bir eylem hazirligindalar.