Labels

Saturday, July 27, 2013

Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları: Su

Yazar: Buket Uzuner
Yıl: 2012

Bazıları bir kitap okuduğunda hayatlarının değiştiğini iddia eder. Bana göre bu abartılı bir söylemdir fakat bence her roman insanın hayatına gizlice sokulur. Kimbilir belki de roman okumadan önce ve okuduktan sonra insanların beyin sinyalleri karşılaştırılarak bu olgu bir araştırma konusu yapılabilir. Ama bazı romanların etkisi ise gizli değil o kadar açıktır ki böyle araştırmaya gerek bile kalmaz. İşte ben Buket Uzuner'in Su romanında da aynı etkiyi hissettim. Tabii burada, romanda anlatılanlar ile Türkiye'nin son zamanlardaki sosyal ve siyasal durumunun etkisini de gözardı edemem.

Ülkemizin ben kendimi bildim bile sıcak bir gündemi vardı. Fakat son günlerde bu sıcak başlıklardan birisi çevre diğeri ise kadındır. Rant için, doğa ve tarih demeden her türlü katliamı göze almış iktidar aynı zamanda kadınların yaşam alanına ve biçimine de saldırılarını sürdürüyor. Ayrıca sunnilik dışındaki inançlar da her fırsatta aşağılanıp yok sayılıyor. Romanda da HES'lerden betonerleşmeye ve kadınların problemlerinden ülkedeki Alevi-Sunni ayırımına kadar her konuya değiniliyor.

Roman Alevi bir polis memuru olan Ümit Kaman ile gazeteci Defne Kaman'ın kaybolması sebebiyle karakola gelen üç kadın arasında geçen ilginç diyaloglarla başlıyor. Bu üç kadından birisi Defne Kaman'ın annesi, diğeri süslü ablası ve sonuncusu da ninesi Umay Bayülgen'dir. Bundan sonra komiser Ümit Kaman ile sahaf Semahat'in Defne Kaman'ı bulma macerasında buluyoruz kendimizi. Bu sırada Umay nineden Anadolu'nun ve eski Türkler'in kadim geleneği olan Kamanlık hakkında bilgiler alıyoruz. Kayıp gazeteci de kendisini arayan Ümit Kaman'a Yusuf Has Hacip'in Mutluluk Bilgisi anlamına gelen Kutadgu Bilig eserinden şifreler göndererek izini bulmasını sağlıyor.

Romanı okurken aslında Anadolu'nun ne kadar güzel gelenekleri olduğunu hatırlıyor insan. Doğaya, insana, hayvana, bilgiye bu kadar önem veren bir toplumken nasıl oldu da günde beş kadının katledildiği, HES yapmak uğruna güzelim derelerin ve doğanın kirletildiği, farklı mezhepleri olduğu için sevenlerin ayrı bırakıldığı bir toplum oluverdik diye hayıflanmadan edemiyoruz.

Kayın ağacının yeraltını, yeryüzünü ve gökyüzünü temsil etmesinden dolayı kutsal sayıldığı bir toplum nasıl oldu da ağaçlarını beton yapmak için kesen veya yakan bir toplum oldu? Kutsal olan kayın ağacının isminin kadın sözcüğünden gelen bir toplum nasıl oldu da namus ve töre cinayetlerine kurban giden kadınların özgürlüğünü, başını örtme özgürlüğüne indirgedi?

Bu romanı okuyana kadar Kutadgu Bilig hakkındaki bilgim dalga geçer şekilde okunan birkaç mısranın ötesinde değildi. Roman sayesinde aslında ne kadar da güzel geleneğimiz olduğunu öğrenerek sevinsem de bu geleneklerin unutulmaya yüz tuttuğunu görünce üzüldüm. İslamiyet öncesi Anadolu tarihinin çok anlatılmadığı öğrenim sistemimizde aslında Kutadgu Bilig'in hakkı verilse belki çok daha farklı bir toplum olabilirdik. Belki bu şekilde doğaya, insanlığa ve tarihe borcumuzu ödeyebilirdik.


Çocukları için hayırlı işler kurmak peşinde bir ömür koşar, onların mutlulukları konusunda asla umutlarını kaybetmezler. Zaten annelik, asla pes etmemektir.

Son ağaç öldüğünde, son ırmak zehirlendiğinde ve son balık tutulduğunda parayı asla yiyemeyeceğimizi anlayacağız. (Kızıldereli atasözü)

Midemiz ve cebimiz şiştikçe vicdanımız ve dünyamız fakirleşiyor.

Kalplerini gülümseme maskesi arkasına saklayarak daha fazla kırılmaktan korumaya çalışanlar, bir gün artık sahiden gülümseyemediklerini farkederler. 

Türklerin büyük bir kısmı Müslümanlığı ve bazıları da diğer tek tanrılı dinleri kabul edince, İslamiyetle karşılaşan Kaman geleneğinden Alevilik doğmuş, derler. Bu yüzden Aleviler, Kamanlar gibi kadın ve erkek yan yana semah eder, döne döne dua ederlermiş.

Bilgili insan bu kaygı içinde nasıl kahkaha atar / Ey bilsiz, sen dağ keçisi gibi debelen dolaş.

Sevenin sevdiğine kavuşması anlamına gelen 'vuslat' sözcüğünü yeni öğrenmiş ve çok sevmişti.

Bazen bir kuş sesi bile hayatın yaşamaya değer, alınan her nefesin ümit dolu olduğunu hatırlatmaya yeter.

Zeka sanılanın aksine güzellikten daha fazla kıskançlık yaratır. Zeka geçici değildir, üstelik köreltilmezse, yıllar içinde tecrübeyle serpilir, parlar, iktidar için güzellikten daha fazla işe yarar. Ancak bir kadın bedenindeki zeka hiç de aranan birşey değildir, zeki kadınlar kadar erkekleri korkutan iki şey daha vardır güzel erkekler ve çok iri zenci kadınlar. Çünkü dünya tarihinde son 5000 yıllık düzen, kadının güzel ve hizmetkar, erkeğin akıllı ve/ya zeki ve güçlü olması üzerine kurulmuştur. Bu düzeni bozan her kadın veya erkek düzen için tehlikelidir.

Büyük hayal kırıklıklarının bağışıklığı zayıflattığını kavrayan doktorlar, bu hastaların reçetelerine bol bol hayal kurma egzersizi yazmalı.

Yaşam demişti biri, düşünenler için bir komedi, hissedenler için bir tragedyadır.

İnsanın mutluluğunu sahiden paylaşacak birini bulması dünyanın en zor işidir.

Evet, tabiatın gücünü kadına benzetmek bütün kadim inançlarda ortaktır. Ancak, sadece doğurganlığıyla kadınla tabiat arasında bir bağ kurmak bize bir iltifat değil, aksine tuzaktır!

Akıl, tek bir cinsiyete bırakılmayacak kadar önemlidir. Hem erkekler de dahil, bütün insanlık zekasını anneden alır; sonun da genetikçiler de artık ispatladı bunu.

Plastik, insan ırkının sonunu getirecek lanetli bir icattır.

Çıkarsız paylaşılan saf mutluluk o kadar eşsiz ve nadir bir güzelliktir ki, onun bu yüzden dünyada daima en çok kıskanılan ve satın alınamayacak tek mutluluk olduğu söylenir.

Monday, July 15, 2013

Kardeşimin Hikayesi

Yazar : Zülfü Livaneli
Yıl: 2013

Kardeşimin hikayesi dili çok sade ve sürükleyici olsa da aslında otistik denilebilecek olan Ahmet Arslan isimli bir mühendisin hayatını ve çevresinde olanları konu alıyor. Emekliliği sonrasında İstanbul'dan yaklaşık iki saat mesafede olan bir kasabaya kaçan Ahmet garip huylarına herkesi alıştırmıştır. Mesela dokunamama hastalığı vardır. El bile sıkışamaz. Evini resmen bir halk kütüphanesine dönüştürmüştür. Her bir odacığın konusu farklıdır. Kitap okumayı tercih etmesindeki sebebi şöyle açıklar:

'Müzik, edebiyat gibi duyguları anlatmıyor, bizzat yaşatmak amacını güdüyordu. Bu da işe yaramaz bir şeydi, çünkü benim duyguları yaşamaya değil. öğrenmeye ihtiyacım vardı.'

Garip fakat sade bir hayatı olan Ahmet birgün temizlikçisi Hatice Hanım'dan komşuları Arzu'nun öldürüldüğü haberini alır. Daha birgün önce evinde bir davete katıldığı Arzu Hanım biranda yokoluvermiştir. Bu haberi soğuk kanlılıkla karşılayan kahramınımız ölüm üzerine şöyle düşünür:

İnsanı sadece biyolojik bir varlık olarak görmediğimiz, onun varoluşuna çeşitli anlamlar yüklediğimiz için. gövdeden akan kanın, can denilen şeyi çekip almasını, dolayısıyla o kişinin "ölmüş" olmasını bir türlü kavrayamadığımızı düşünüyorum.

İnsanın biyolojik fonksıyonlarına aşırı anlam yükleme çabası içerisindeyiz. Çünkü hiçlik zor geliyor.

Cinayet haberi yapmak isteyen bir gazeteci kızın kapısını çalmasıyla Ahmet'in insanlara karşı olan "yabaniliğinin" biraz daha azaldığını hissetmeye başlıyoruz. İçten içe sohbetini çok sevdiği bu kızı evinde olabildiğince çok tutmak istemektedir. Hatta o kadar çok istemektedir ki ona cinayetle alakası olmayan fakat kendisinden başka kimsenin bilmediği kardeşinin aşk hikayesini anlatacaktır. Zaten cinayetin sebebinin de aşk olduğunu iddia eder, çünkü onun için aşık olmak:

Birine aşık olmak, gözü bağlı olarak. bir uçurumun kıyısında yürümek demektir. Başına neler geleceğini hiçbir zaman bilemezsin. Sonu ölüm de olabilir, cinayet de. intihar da.

İnsan soyunun en tehlikeli duygusu aşktır.

Okuyucu kitabın ilk yarısından sonra Ahmet, kardeşi Mehmet ve cinayet üçgeninde ortak parça arayışlarına giriyor. Uzun girizgahlardan sonra nihayet Mehmet'in hikayasini dinlemeye başlıyoruz. Bu kadar acılar yaşamış bir insanın hala hayata bağlı olmasına şaşırıyoruz. Fakat Ahmet'in buna da bir açıklaması var:

Hayvanların yaptığı gibi neredeyse hafızasız yaşamak ve mutlu olmak mümkündür ama hiçbir şeyi unutmadan yaşamak imkansızdır.

Yani unutmak hayatta kalmanın şartıdır. Unutmayı başaramayanların trajedisini ise Doğulu filizof  Şirazlı Sadi'nin insanı tarifinden alıntılıyor:

'Yek katre-i hunest ve hezar endişe', yani 'Bir damla kan ve bin endişe'.

Gazeteci kıza kardeşinin hikayesini anlatan Ahmet aralarda kendince felsefik çıkarımlar yapmaya da bayılır. Örneğin beden ve ruh üzerine şöyle der:

Her insan bedeninin çürüyeceğini bilir ve bundan korkar. Ama çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür; nedense bundan kimse korkmaz.

Bundan sonra zaman zaman kardeşi Mehmet'in ağzından dinliyoruz hikayeyi. Bu arada kardeşinden haber alamayan Ahmet durumu kanıksar ve şöyle der:

İnsan, kendine kendine kurallar koyulan bir hayvan gibi herşeye alışıyor.

İnsanlık dışı şartlarda bir hücreye kapatılan Mehmet bir süre sonra zaman kavramını yitirmiştir. Artık tek ölçüsü uzayan sakalı olmuştur:

Zaman kavramın kayboldu mu, içindeki temel gerçeğe, uygarlığın çeşitli yöntemlerle değiştirmeye çalıştığı, yücelttiği halde içinde durmakta olan gerçek kimliğine, yani hayvan oluşa doğru adım adım alçalıyorsun.

Gazeteci kız hikayeyi dinlerken bir yandan Ahmet'i de daha iyi tanımaya çalışır. İnsanlardan neden kaçtığı sorusuna Ahmet insanların çoğunun, özellikle zenginlerin aptal olduğu cevabını verir. Zenginlerin değerleri ile gerçek değerleri şöyle anlatır:

Zaten hayatta anlamlı olan değerler parayla sahip olunamayanlar.... Oysa zengin aptaller paranın çok önemli olduğunu sanıyorlar, bu yüzden de servetlerinin kendilerine ruhsal bir ayrıcalık. özel bir mutluluk getirmesini bekliyorlar.

Okuyan insan. dünyanın aklına yaslar sırtını.

Hemen ekliyor:

Ne mutlu cehaletin koruyucu rahminde bir cenin gibi büzülüp yatanlara.

Mehmet'in hikayesi gerçekten hüzünlü bir hikaye fakat açıkçası ben buna en büyük aşk hikayesi demezdim. Sovyetler Birliği'nin dağılmasına doğru bağımsızlık isteyen Çeçen gruplarına yardım eden İslamcılar tıpkı bugunun ABD'sinde olduğu gibi bir ava başlarlar. Ve burada şansızlık kuşu Mehmet'e vurur. Ondan sonra hayatı eskisi gibi olmayacaktır.

Basit bir hikayeymiş gibi ilerleyen romanın sonunda ise okuyucunun ağzı tam anlamıyla açık kalıyor. Ahmet'in aslında kim olduğu, Mehmet'in kim olduğu ve cinayetin kimin işlediği ise romanın sonunda beklenmedik bir şekilde açığa çıkıyor.

Thursday, July 11, 2013

Direnişin Önündeki Tehlike



Gezi olayları başladığından beri hemen hemen bütün muhalif çevrelerdeki ortak sloganları görmemek mümkün değil. Sosyalistinden ulusalcısına, ulusalcısından dindarına, dindarından LGBT gruplarına kadar hemen hemen herkes AKP'ye karşıydı. Zaten Haziran direnişinin bu kadar başarılı olmasındaki esas faktörün de bu olduğuna herhalde hiçkimsenin itirazı olmayacaktır.

Burada Kürt hareketı ve Kürt hareketine bakışın en büyük belki de tek farklılık olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin hiç kimse TMMOB için sokağa dökülmede sorun görmüyor. İftarlara laik kesimden bile ciddi destek geliyor. Fakat meyadanlardaki ay yıldızlı bayraklar ve Atatürk posterleri ile Abdullah Öcalan posterleri ortalığı kutuplaştırmaya anında yetiyor. Bu kutuplaşma direnişin önündeki en tehlikeli engeldir bana kalırsa.

İlk günlerden sonra BDP milletvekilleri Sırrı Süreyya ve Ertuğrul Kürkçü'nün çabalarına rağmen ne yazık ki Kürt hareketi direnişe hiç denilecek kadar az destek verdi. Hatta meydanlar 'Hükümet İstifa' diye inlerken Kürt hareketi 'Hükümet Adım At' diye mitingler düzenledi. Lice'de de Medeni Yıldırım isimli yurtdaşımızı kaybetmiş olmamıza rağmen Kürt hareketi faşist AKP'den barış beklemeye devam etti.

Ulusalcılar da Medeni Yıldırım'ın katledilmesi üzerine sokağa çıkan Kürt hareketi ile çok fazla karşı karşıya gelmemek için daha çekimser davrandılar. Neyse ki bu durum fazla uzun sürmedi. Fakat alanlarda atılan sloganlarla Kürt hareketine sempati duyanların rahatsız olmasına sebep oldular. Azıcık siyasi bilinci olan birisi Kürtlerin olduğu bir alanda 'Mustafa Kemal'in askerleriyiz' ya da 'Ne mutlu Türk'üm diyene' sloganlarının ne kadar iyi niyetle söylenirse söylensin hoş karşılanmayacağını tahmin edebilir. Ayrıca BDP'nin ilk günlerde katıldığı eylemlerde ne yazık ki 'Teröristler dışarı' sloganlarının atılması varolan tahammülsüzlüğü birkez daha göstermiştir.

Her kesimin farklı hassasiyetlerle direnişe katıldığı bu durumda sosyalistlere çok iş düşüyor. Nicel olarak fazla iddialı olmasa da siyasi birikim olarak Türkiye solu bu iki grubu 'Yaşasın Halkların Kardeşliği' şiarını yükselterek ortak zeminde birleştirebilmelidir. Fakat bu görevi başarmadan önce Sol'un ilk önce kendi gözlüklerini çıkarması şarttır. Gazdan adam festivali'nde daha festival başlamadan çekimser davranan Sol orada elinde ay yıldızlı bayrakla 'Yolumuz devrim yoludur' diyen halkı sadece elinde bayrak olduğu için şoven olmakla suçladıkça bu meselede bir arpa boyu yol alamayız. Bu tavır oradaki siyasi açıdan daha yeni olgunlaşan kitleyi gerçek anlamda şovenlerin kucağına itmekten başka bir işe yaramaz. Türkiye solu elinde kalpaklı Atatürk resmi olanların şovenist olmadığını Kürt halkına, elinde Öcalan ya da BDP bayrağı olanların da terörist olmadığını Türk halkına anlatabilmelidir. Yoksa ezberlerini bozamayan bir Sol, direnişin bu eksen üzerinden kırılmasının önüne geçemeyecektir ve tarihi bir fırsatı kaçıracaktır.

Not: Bu yazı birleştirici olmak için yazılmıştır, nereden gelirse gelsin şoven yorumlara lütfen izin vermeyiniz.











Tuesday, July 9, 2013

Kürk Mantolu Madonna

Yazar: Sabahattin Ali
Yıl: 1943

Sabahattin Ali'nin yine bir solukta gözleriniz yaşlı okuyacağınız bır romanıdır Kürk Mantolu Madonna. Romanın başlarında dışardan anlatılan Raif efendinin hali akıllara Goriot Baba'yı getirir ilk önce. Sessiz sakin kendi halinde, çevresine göre hayli birikimli olan Raif Efendi tıpkı Goriot Baba gibi çocukları hatta eşi tarafından çok da saygı görmez. Kendisine daha çok eve para getiren biri olarak bakılır. Ama Raif Efendi o kadar sakin bir insandır ki bu durumu pek de önemsiyor gözükmez. Daha sonra romanı birinci ağızdan Raif Efendi'den dinlemeye başlıyoruz. Burada Almanya'ya giden genç bir delikanlının adeta Metin Erksan'ın Sevmek Zamanı isimli filminde olduğu gibi bir resme aşık olan gencin hikayesini dinliyoruz. Bu gencin aşkı o kadar saf ve yalındır ki resmin sahibinin de gözünden kaçmayacaktır. Daha sonra kendimizi acıklı ama dolu dolu bir aşk hikayesine kaptırıyoruz. Hikayenin sonunda bugünkü Raif Efendi'nin neden hayatı hiç önemsemediğini anlıyoruz.

Romandaki aşkın saflığına bir de Sabahattin Ali'nin saf güzel Türkçesi eklenince neden bu kadar kısa ki bu roman diye düşünmeden edemiyor insan. Ve tabii ki her Sabahattin Ali romanında sonra olduğu gibi 'Kim bilir aramızdan bu kadar erken ayrılmasaydı bize daha ne eserler verecekti' diye hayıflanıyorsunuz.

Romandan birkaç alıntı ile bitiriyorum:

İnsanlara ne kadar muhtaç olursam onlardan kaçma ihtiyacım da o kadar artıyordu.

Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.

Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.

Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim... Bu hal gerçi birçok fırsatları kaçırmama sebep oldurdu, fakat fazlasını isteyerek talihimi ürkütmekten her zaman çekinirdim.

Bir kitabı okuyunca geçen iki saatin ömrümün birçok senlerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu farkedince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.

Hiçbir şeyi kendimi erkeklere beğendirmek için öğrenmedim. Hiçbir zaman erkeklerin önünde kızarmadım ve onlardan bir iltifat beklemedim. Bu hal beni müthiş yalnızlığa mahkum etti. Kız arkadaşlarım benimle ahbaplık etmeyi ve fikirlerimi kabul etmeyi zevklerine ve rahatlarına aykırı buldular. Hoş tutulan bir oyuncak olmak, onlara insan olmaktan daha cazip geliyordu. Erkeklerle de arkadaş olamadım. Aradıkları yumuşak lokmayı bende bulamayınca müsavi kuvvetlerle karşı karşıya gelmektense kaçmayı tercih ettiler. O zaman erkek azminin ve kuvvetinin ne olduğunu anladım; dünyada hiçbir mahluk bu kadar kolay muvaffakiyetler peşinde koşmaz ve hiçbir mahluk bir erkek kadar hodbin, kendini beğenmiş ve kibirli, fakat aynı zamanda korkak ve rahatına düşkün değildir.

Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş.