Labels

Sunday, August 5, 2018

Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları: Toprak



Yazar: Buket Uzuner
Yıl: 2015

Karadeniz’in güzide kenti Çorum en çok leblebisiyle, İskilip pilavıyla ve (ne yazık ki) “Senin yaptığını Çorumlu yapmaz” deyişinin öznesi olmak ile ünlüdür. Halbuki Çorum, Hititler gibi büyük bir medeniyete başkentlik etmiş, tarihteki ilk eşitlik ilkesine dayanan anlaşma olan Kadeş Antlaşması’na ev sahipliği yapmış tarihi bir kenttir. Buket Uzuner de uyumsuz Defne Kaman’ın maceralarını anlattığı Toprak kitabında Çorum’un bu tarihi yönünü okuyucularına hatırlatıyor.

Türkiye gibi hangi karışını kazsan tarihi eser çıkacak topraklarda uyuşturucu ve silah kaçakçılığından sonra en yaygın kaçakçılık tarihi eser kaçakçılığıdır. Fakat, ülkemizde tarihi eser kaçakçılarına defineciler gibi sevimli isimler takılıyor. Halbuki tarihi eser kaçakçılığı hırsızlığın en alalarındandır; hem tarihin hem milli gelirin yasadışı yollarla vergisini ödeyen tüm yurttaşlardan çalınmasıdır.

Sosyal konulara ve ninesi Umay ninenin de etkisiyle Eski Türk geleneklerine düşkün olan gazeteci Defne Kaman dörtlemenin ikinci serisi olan bu romanda Çorum’daki tarihi eser kaçakçılığını araştırmak için Çorum’a gider. Su romanındaki karakterler olan Umay nine, Sefahat ve komiser Ümit’e ek olarak Karaca, emniyet müdürü, Çorum valisi ve Güneş Türkiye’deki ideolojik farklılıkları ortaya koyuyor. Karaca, günümüzün başkaldırıcı, Gezi protestolarına katılan, interneti çok iyi kullanan gençlerini temsil ediyor. Emniyet müdürü ise kötü bir insan olmamakla beraber, hakim olan iktidar ve ideolojiyi simgeliyor. Çorum valisi de iktidarın hakim olduğu hiyerarşinin içinde kendi vicdanının sesini dinlemeyi çalışan sıradan ve mütevazi biridir. Zira ismini de kadim öykücü Sabahattin Ali’den almıştır. Güneş ise Türkiye’deki ataerkil geleneklere uymayan Amerika’da yaşayan arkeoloji profesörüdür. O da orta yaşlı, toplumun normlarından farklı düşünenleri temsil eder.

Su romanına göre biraz daha kötümser olan bu romanda Defne’nin iç dünyasına daha çok yaklaşıyoruz. Güneş’le olan yaşadıkları, babasıyla olan yüzleşmesi Defne’nin kalbine dokunmamızı sağlıyor. Bir kadının uzun bir zaman sonra bir erkeğe gönlünü kaptırması ve bu duygularının babasıyla olan ilişkisiyle alakasını anlıyoruz. Babasından sevgi gören kızların başka erkeklere nasıl korkusuz yaklaştığını, bu sevgiden mahrum kalanların ise nasıl temkinli olduğunu hatırlıyoruz. Kötümserlik, Defne’nin Umay nineyle olan ilişkisindeki sarsılma ile de devam ediyor. Hiç hata yapmaz diye bilinen Umay nine de Defne’yi çok büyük bir hayal kırıklığına uğratıyor.

Diğer yandan Defne, Karaca ile kimsenin kuramadığı bir iletişim kuruyor. Bu ilişki o kadar içten ve samimi oluyor ki Karaca'nın babası, oğlunu Defne’den kıskanacak hale geliyor. Aslında Karaca da tam da Defne gibi dönemine uyumsuz bir karakter. Öyle ki, çok zeki olmasına rağmen üniversite sınavına girmeyi red ediyor. Bilgisayar bilgisini para kazanmaya kullanmak yerine hackerlık yapmaya kullanıyor. Buket Uzuner, romanda hackerlık ahlakına da gönderme yapıyor ve bunun aslında nasıl iyi amaçlarla kullanılabileceğini anlatıyor. Karaca ayrıca mizah anlayışı ile de Defne'yi güldürmeyi başarıyor ve saatlerce sıkılmadan pekçok insanın umursamadığı konularda sohbetler ediyorlar.

Bütün bu karakterleri yine Defne Kaman’ın kaybolması olayıyla tanıyoruz. Su romanındaki gibi Kutatgu Bilig ve kamanlığa önemli göndermelerle karşılaşıyoruz. Ama bu göndermeler Su’daki kadar yoğun değil. Kanımca Buket Uzuner, romanın sonunda belirttiği gibi, kendi yaşadığı zor günler ile romanı birazcık daha duygusallaştırmış. Dolayısıyla romanda şiirlere ve şarkılara da referanslar görüyoruz. Aşağıda romanda altını çizdiğim satırları, yeni öğrendiğim sözcükleri ve kitapta hoşuma giden referansları paylaşıyorum.

Altı Çizili Cümleler:

İnsanların, çocukluk yıllarının geçtiği coğrafyaya duydukları duygusal bağ ve aidiyet hissi yerçekimi gibidir. (Sayfa 17)

Biz farkına varmasak da her fırtınayı hazırlayan tabiat şartları mutlaka önceden birikmiştir. Fırtına bir sonuçtur. Akıl, fırtına toplanırken onu görmek ve tedbir almak için bize verilmiş bir armağandır. (Sayfa 20)

Anadolu’dan ümidini kesme Kemal. Anadolu yalancıyı, riyakarı ve zalimi mutlaka bağrından söker atar! (Sayfa 26 )

Zaten dünyamızın karşıtların barış içinde, yan yana yaşayabileceği bir gezegen olmasını hayal edip, devrim yapanlar, hiçbir zaman çoğunluklar olmamıştır. Bilakis, çoğunluk daima sürü psikolojisine kapılır ve diktatörler bundan faydalanmayı iyi bilir. Unutmayın, Hitler’i, Mussolini ve Franco’yu çoğunluk desteklemiştir! (Sayfa 32)

Bir erkeği babaya dönüştüren kız çocuklarıdır. Çünkü ancak bir kız çocuğu büyüten erkek kadınları anlamayı öğrenir. Aslında kadınları anlamak, dünyayı, doğayı ve hayatı anlamaktır! (Sayfa 50)

Dünyadaki en büyük şans, kendi değerini anlayabilecek kapasitede eşe ve dosta denk gelmektir. Dünyanın en büyük yalnızlığı, kendi çağında ve kendi kuşağında anlaşılamamaktır. (Sayfa 72)

Öyle rüya deyip geçmeyeceksin zaten. Bak nasıl kemiklerin içini emar makinesinde görüyorsak, rüyalar da ruhumuzun emarını çekerler. (Sayfa 75)

Türkçe dünyadaki en demokratik dillerden biridir, çünkü ‘O’ dediğinde hem dişil, hem eril tüm canlıları anlatırsın. Bizim mitolojimiz, erkek-kadın farkı olmayan dilde yazılmıştır ve bu yüzden çok özeldir. Böyle eşsiz eserler ancak tüm canlıları eşit gören bir zihniyetin anadilinde icat edilebilir. (Sayfa 103)

Eğer çocukluktan farklı düşünen ve farklılığını yaşamak isteyen biriysen, seni mutlaka herkese benzetmek isteyen azimli insanlar tarfından sahiplenirsin! Bunu sadece senin için yaptıklarına kendilerini o kadar inandırırlar ki, sonunda o yardım denizinde boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını anlarsın! (Sayfa 148)

Ergenlik, bir bakıma çocukluk denen cennetten atılmak olduğu için insanın öfkesinin en şiddetli olduğu zamandır. (Sayfa 162)

Dünyayı değiştiren zeki ve yeni fikirlerin hiçbiri, kendi çağının kural ve inançlarına körü körüne itaat eden uyumlu çoğunluk arasından çıkmadı. Doğruluğuna inanılan fikirleri sorgulayıp, ötesini merak eden milletler beyin gücüdür, diğerleriyse tarih boyunca hiç istisnasız onları taşıyan beden olmuştur. (Sayfa 169)

Şimdi muhafazakarlık ‘conserve’ etmek muhafaza etmek, korumak anlamına gelir, di mi? Ancak, konserve kutusunda tarihi geçtiği için bozulan yemek de adamı zehirler, öldürür. (Sayfa 171)

Kendini dünyanın taşrasında gördüğü için sınırlı düşünüyor kişi. Sürekli savunma halinde olursan düşünemezsin. (Sayfa 175)

Evet, bizim artık 21. yüzyılın para biriminin dolar, yuro, tele hatta bit-coin değil de parlak ve özgür fikirler olduğunu kabul etmemiz şart! (Sayda 176)

Kişi adının manasını hak etmek zorundadır! Yoksa kendi gölgesi olarak yaşar koskoca bir hayatı… (Sayfa 192)

Dünyanın büyük sergilerde andığı ciddi bir Osmanlı medeniyeti var. Ancak o medeniyeti devam ettirecek kendi halkının içinden kendi dilinde düşünen, yeni ve farklı fikirler üreten kendi aydınını yetiştirmiyor Osmanlı. Bir avuç seçkin insan, az sayıda ‘paşa kızı’ okuyor, takma adla yazıyordu ama halk, bırak kitap okumayı, adını bile yazamıyordu. (Sayfa 207)

Türklerin neden Arap alfabesini terk ettiğinden daha önemlisi, Türklerin niçin kendi alfabesini bırakıp da Arap alfabesine geçmek durumunda kaldığıdır. (Sayfa 211)

Hasreti soğuyan ayrılıklar, acısı kabuk bağlayan yaralar ve nefesi soğumuş özürlerin artık değeri azalmış, eskimiştir. (Sayfa 219)

Ne söylemek istiyorsa onu söyleyenlerin o sade, o samimi kalpleri insanda minnettarlık uyandırır. (Sayfa 231)

Halbuki ortalama bir zeka ve fizikle doğmak aslında bir büyük şanstır. Çünkü ortalama insan sağlıklıdır ve herşeyi sağlıklı sınırlar içinde yaşama şansına sahiptir. (Sayfa 241)

İnsanlar alınıyor ama ‘sıradan’ demenin bir sakıncası yok. Aslında tam tersine ‘sıradanlık’ lükstür. En önemlisi, sağlıklı, sıradan, yani ortalama bir insan, bir buluş, keşif yapmak, büyük bir roman yazmak, en yüksek dağa tırmanmak, en hızlı koşmak, en yüksekten atlamak, kanseri iyileştirmek, popüler ve üstelik derinlikli bir şarkı bestelemek zorunda değildir. (Sayfa 241)

Bir insan kaç yaşına gelirse gelsin, babasının ağladığı an sarsılır, yerin dibine batar. İster iyi, ister kötü, ister uzak, ister yakın olsunlar; babalar ağladığında çocuklarının bütün dengesi sarsılır. (Sayfa 245)

Esk Türkler, değerli büyüklerini son yolculuğa bu yüzden alkışlarla yolcu edermiş… (Sayfa 257)

Hayat büyük aşklar, büyük zaferler ve büyük acılar değildir zaten. Hayat tuhaf ve ışık hızında çakıp giden ayrıntılarda sakladığımız hasret ve kırgınlıklarımızla yüklü bir bohça, bir sırt çantasıdır. İçinde rüyalarımıza senaryo olacağını bilmeden biriktirdiğimiz hayallerimiz ve arzularımız… (Sayfa 268)

Biz Türkçe Nevruz deriz, Kürtler Newroz. Aslında Nevruz, Avrasya ve Ortadoğu coğrafyasına ait bir bahar kutlamasıdır. İran dahil, Azeri, Gürcü. Kırım Tatarları, Tacikler, Özbek, Kazak, Kırgızlar, Kürtlerin ve Türklerin ortak bahar bayramı. Türklerin Göktürklere; M. Ö 8. yüzyıldaki Ergenekon efsanesine kadar bağladıkları bir gelenek. Kürtlerse, 2500 yıl öncesi Kawa efsanesine bağlar Nevruz’u. (Sayfa 269)

Sonuçta bir kadının mutluluğunu babasından daha fazla hangi erkek karşılıksız olarak destekler ki? (Sayfa 270)

Yoksa aşk hiç bitmez; zamanın götürdüğü herşey çekilir, geçer gider, kurur, kaybolur ama eğer gerçekten var olmuşsa aşk mutlaka kalır. (Sayfa 271)

Güney Sibirya’da Kamanların özel doğan Kam bebekleri eğitmesi gibi, Romalılar da özel yetenekli insanların içine cinlerin girip onlara zeka kattığına ve koruduğuna inanırlarmış. İnançlarına göre bu cin çıkıp gittiğinde, o özel yetenekli kişi artık fani hayatına döner, sıradan biri olarak yaşama şansına kavuşurmuş. Yani cin gelip, sanat ve şifa etkisi yaptıktan sonra çekip başkalarına gidermiş. Bu antik cin inancı nedeniyle bugün hala dahilere ‘genie’ yani Latince cin kökenli bir kelimeyle ‘genius’ denmesi bu yüzdendir. (Sayfa 286)

Babası tarafından sevildiğine güvenen kızlar, bir erkeği sevmekten eskisi kadar korkmuyormuş. (Sayfa 287)

Kadınların sevdikleri erkekleri koruma sağduyusu olmasa, savaş ve cinayetlerin sayısı kaydı tutulamayacak kadar artardı. (Sayfa 312)

Cinsellik ve ölüm! İnsan medeniyetinin altında bu iki neden yatar. Onları kaldır her şey biter sevgili genç dostum. Evet, bu kadar ilkel ve şaşırtıcı, öte yandan bu kadar sade ve güzel, o derece korkunç ve sevinçli, çok hüzünlü ve çok hayalperest, çocuksu, kekremsi, esrarengiz, ürkünç. Aynı zamanda, ekmek ve su kadar basit ve yalın, lezzetli, büyüleyici ve yaşamaya değer… (Sayfa 313)

Eski sevgililerinizin mutluluğuna sevinmek, aşkın dostluğa dönüşmesi ve artık acıtmayacağı müjdesidir. (Sayfa 323)

İnsanın, yüreği çok daraldığında konuşacak tek bir yakın bulamaması kadar kalp kırıcı çok az şey vardır. (Sayfa 325)

Bir kadının en güzel olduğu zaman, kendini en güzel hissettiği andır. (Sayfa 328)

Aklın süsü dil / Dilin süsü sözdür / Kişinin süsü yüz / Yüzün süsü gözdür. (Sayfa 361)

Aile dostlarıyla neşeli yemek masalarından birlikte söylenerek yükselen şarkılarda saklı güven duygusu, çocukların en mutlu olduğu anıları arasında yer tutar. (Sayfa 398)

Güneş karanlıkta bir tek gün bile görünse ruhumuza iyi gelir… Hele dolunayda olursa o daha da iyi olur. (Sayfa 400)

Erich Fromm, tarihinin ilk günden bugüne geliştirdiği tek evrensel ortak dilin, sembol dili olduğunu iddia etmiştir. Bu yüzden rüyaların ve sembollerin anlamını önemsemek, mistik veya duygusal bir yaklaşım değil, aksine anlambilime dahildir denilebilir. (Sayfa 431)

‘Hepimiz’ kelimesi yürekten söylendiği zaman, dünyanın bütün dillerinde en güçlü söze dönüşür. Aşağılanma ve dışlanma korkusuyla her an bütün devreleri yanmaya hazır bekleyen insan beynini, mucizevi dokunuşla iyileştiren sihirli sözcüklerden biridir: ‘hepimiz’. (Sayfa 438).

Şiir insanın en büyük icadırdır. Şiir mucizedir, şiir dertlere deva ve ruhlara şifadır. Şiir yatıştırıcı hapların anasıdır. Zaten bu yüzden bütün Kamlar ozandır, bütün ozanlar doğuştan siharbazdır. (Sayfa 442)

Pir Sultan diyor ki: İlle dostun attığı gül yaralar beni. (Sayfa 457)

Dostlar seçilmiş akrabalardır. (Sayfa 493)

Gönül umduğuna küser. (Sayfa 496)

A kızım, onların çoğu genç kadınların aynı elbiseleri giyip, aynı yemekleri az yiyip, aynı sıskalıkta gezmeleri, aynı tip kocalarla, aynı semtlerde aynı lokantalarda kıç kıça oturup, birbirlerinin arkasından dedikodu yapıp, yüzlerine gülmelerini dayatıyor. Sen şükret ki, Defne gibi hayatı sahiden yaşayan kutlu bir evladın var! (Sayfa 519)

Hem zaten: Kuştur sevenin kalbi, kafese sığmaz! (Sayfa 521)

Eski Türkçe sözcükler:

eğretileme (Türkçe) = mecaz (Arapça) = metafor (İngilizce) (Sayfa 176)
devlet = mutluluk (Sayfa 195)
Sesinde arılar bal yapıyor. (Sayfa 222)
alkış = Teşekkür (Sayfa 257)
kabus = kara kuru düş (Sayfa 384)
alas: Amin (Sayfa 495)

Referanslar:

Aldo Leopold: Bir kum yöresi Almanağı (Sayfa 183, 365)
leopoldfoundation.com: Belgesel (Sayfa 365)
Türk felsefeciler: Macit Göktürk ve Ionna Kuçuradi (Sayfa 207)
Proust: Kayıp Zamanın İzinde (Sayfa 321)
Müzeyyen Senar: Geçmesin günümüz sevgilim yasla / O güzel başını göğsüme yasla. (Sayfa 398)
Keren Elezari: Hackers, The Internet’s immune system (TED.com)
Marc Prensky: Digital Natives, Digital Immigrants
Turgut Uyar: Göğe bakma durağı
Kaygusuz Abdal: Bir Kaz aldım

No comments:

Post a Comment