Yazar: Ece Temelkuran
Yil: 2013
Ece Temelkuran'ın hayata dair yazılarını siyasi yazılarına
tercih eden ben bu son kitabını sabırsızlıkla beklemiştim. Çünkü biliyordum ki
içinde kadınlar olacaktı, yaşam olacaktı ve tabii ki devrim olacaktı. Ama
herşeyden çok Ece Temelkuran'ın kendisi vardı. Sadece yazılarından bile onunla
arkadaşmışım gibi hissederken bu romanıyla kankalık mertebesine ulaştığımı
söyleyebilirim. Romanın anlatıcı karakteri kendisi olunca hayata onun gözünden
bakmaya başlıyor insan.
Çalıştığı gazeten siyasi yazıları sebebiyle kovulan gazeteci
kadın (bilin bakalım kim bu) soluğu Arap baharının kalbinde alır. Elbette esas
amaç bir roman yazmaktan çok gazetecilik yapmaktır fakat karşılaştığı
olağanüstü kadınlar onu bir roman yazmaya iter. Bu kadınların ortak özellikleri
ise hepsinin erkekler tarafından fena halde yaralanmış olmalarıdır. Sonrası
malum, ortadoğu çöllerinde bu kadınlarla yolculuğa çıkıyoruz.
Romanı okurken yakın kadın arkadaşlarımın birkez daha
kıymetini anladım. Bizler birbirimizin dostu, annesi, kızı, kardeşi, babası
olma yeteğine sahibiz. Duruma göre anında rolleri değiştirip gereken rolümüzü
alabiliyoruz. Tıpkı romanda Amira ve
Maryam in dönüşümlü olarak erkek ve kadın rollerini alması gibi. Tabii herkesin
en iyi olduğu roller de var.
Romanın ilk
yarısını inanılmaz keyifle notlar alarak okudum. Belki de bu kısım çok gerçekçi
geldiğinden bu kadar keyif aldım. İkinci kısmında ise bilmediğim çölleri hayal
ederken biraz zorlandım. Bir de Ece Temelkuran her bölüme önce sonu anlatmak
gibi bir tarz denemiş. Bu da benim biraz zaman kavramımı kaybetmeme sebep oldu.
Ece Temelkuran'ın en sevdiğim özelliklerinden biri de hayattan metaforlar
kullanarak durumu anlatması. Fakat bu romanda sanki biraz fazla kaçmış. Mesela "üçümüz de şaştık kaldık" yerine "herbirimiz bir ipe dizilmiş kuru üzümler gibi
duruyorduk" (tam bu ifade değildi ama yakındı sanırım) demesi akıcılığa biraz zarar vermiş gibi geldi.
Onun dışında
hikaye çok değişik ama çok da bizden. Ortadoğu gibi insanın sıkılmasına bile
fırsat olmayan coğrafyanın kadınlarıyla tanışıp dost oluyorsunuz. Aynı erkek
tanrının hüküm sürdüğü coğrafyada kadınların kendi tanrılarını aradığı bir
yolculuğa çıkıyorsunuz.
“Dans edemeyeceksem
devrimi ne yapayım ben!” (Emma Golman)
İnsanlara
güvensizliğin sürekli kaygısına boşverip hayal kırıklığının anlık kederini
tercih eden biri.
Eğer hesapta
intihar yoksa günahsız bir isyan yoktur.
Sersemlemek
iyidir. Zihniniz bulanır, kalbiniz böylece berraklaşır.
Hakikatte
kadınlar, bu alem içinde başka bir alemde yaşarlar. İçine aşklarını ve
büyülerini üfledikleri bir alemdir bu. Erkekler biteviye o alemi hırpalar,
yıkar. Kadınlar ise yeniden üfleyerek nefesleriyle kurarlar o alemi, Kadınlar,
erkekleri de üfleyerek var ederler. Bir
erkek, bir kadının nefesi kadardır, başka hiçbir şey değildir.
Erkekler sadece
kadınların dünyasına hürmet ve hayret etseler yeter. O da işte erkeklerin
kadınlara üflediği nefes olur. Kadınlar, sürekli yıkılan dünyalarını o hürmet
ve hayreti gördüklerinde yeniden kurmaya kudret bulurlar. Kadınların bu
kudretli büyüsü korkutur erkekleri. “Kadınların büyücülüğü” dedikleri bu.
Erkekler, kadınların kendileri orada olmasa da var olabileceğini anlayınca... O
zaman işte adımız büyücüğe çıkar. Öğreneceksiniz. Kendiniz de o büyüden
korkmamayı, hayatın o büyüden ibaret olduğunu öğreneceksiniz.
Felak suresi...
Neffasati filugad... Sure, Düğümlere üfleyen kadınların şerrinden sakının diye
buyurur. Büyücü kadınların şerrinden sakının.
Ağlamanın
çıkaramayacağı kadar çok çileyi dışarı atıyor kahkaha.
Aşk, kadınlar
yorulunca biter.
İnsan hiç
tatmamışsa, keder için de dua eder. Kendinden bile gizler ama her insan bir
kere mahvolmak ister. Bakmayın kimse bir cinnet dilemez, herkes yana yakıla
kendi cehennemini görmek ister.
Yeni değil, hep
içimizi ezdi bu memleket. Çok alçakça bir haksızlıkla mağlup edilmiş bir yetimi
sever gibi seviyoruz biz onu. Memleket de az değil hani, hiç sevilmemiş bir
yetim kadar vahşi. Biz başını okşayıp sarılmak isteyince bir daha onu terk
edemeyelim diye bizi yiyip bitirmek istiyor.
İnsan ancak
sevilince öğreniyor kendini sevmeyi.
Biz vurmayı
dokunmak, kırmayı sevmek, öfkelenmeyi inanmak sanan çocuklardır. Ne kadar
sevilsek tamir olmayız.
Amira, bize
kadınları nasıl seveceğimizi anlatan bir kitap lazım. Yoksa hep böyle şapşal ve
kavruk kalacağız. Bize kadınların nefesini genişletecek, o nefesin rüzgarına
yelken açmamızı öğretecek bir kitap lazım. Yoksa biz ne kadar sevilsek tamir
olmayız.
Erkekler ne kadar
yaklaşsa da birbirine, birbirlerinin gövdesinin kimyasını değiştiremezler diye
düşündüm. Ama kadınlar gerçekten konuşmaya başladıklarında yumurtaları bile
konuşuyor birbiriyle.
Tanrı bizi
sevmese bile cesur bir anne bize yetebilirdi...

No comments:
Post a Comment