Yazar : Zülfü Livaneli
Yıl: 2013Kardeşimin hikayesi dili çok sade ve sürükleyici olsa da aslında otistik denilebilecek olan Ahmet Arslan isimli bir mühendisin hayatını ve çevresinde olanları konu alıyor. Emekliliği sonrasında İstanbul'dan yaklaşık iki saat mesafede olan bir kasabaya kaçan Ahmet garip huylarına herkesi alıştırmıştır. Mesela dokunamama hastalığı vardır. El bile sıkışamaz. Evini resmen bir halk kütüphanesine dönüştürmüştür. Her bir odacığın konusu farklıdır. Kitap okumayı tercih etmesindeki sebebi şöyle açıklar:
'Müzik, edebiyat gibi duyguları anlatmıyor, bizzat yaşatmak amacını güdüyordu. Bu da işe yaramaz bir şeydi, çünkü benim duyguları yaşamaya değil. öğrenmeye ihtiyacım vardı.'
Garip fakat sade bir hayatı olan Ahmet birgün temizlikçisi Hatice Hanım'dan komşuları Arzu'nun öldürüldüğü haberini alır. Daha birgün önce evinde bir davete katıldığı Arzu Hanım biranda yokoluvermiştir. Bu haberi soğuk kanlılıkla karşılayan kahramınımız ölüm üzerine şöyle düşünür:
İnsanı sadece biyolojik bir varlık olarak görmediğimiz, onun varoluşuna çeşitli anlamlar yüklediğimiz için. gövdeden akan kanın, can denilen şeyi çekip almasını, dolayısıyla o kişinin "ölmüş" olmasını bir türlü kavrayamadığımızı düşünüyorum.
İnsanın biyolojik fonksıyonlarına aşırı anlam yükleme çabası içerisindeyiz. Çünkü hiçlik zor geliyor.
Cinayet haberi yapmak isteyen bir gazeteci kızın kapısını çalmasıyla Ahmet'in insanlara karşı olan "yabaniliğinin" biraz daha azaldığını hissetmeye başlıyoruz. İçten içe sohbetini çok sevdiği bu kızı evinde olabildiğince çok tutmak istemektedir. Hatta o kadar çok istemektedir ki ona cinayetle alakası olmayan fakat kendisinden başka kimsenin bilmediği kardeşinin aşk hikayesini anlatacaktır. Zaten cinayetin sebebinin de aşk olduğunu iddia eder, çünkü onun için aşık olmak:
Birine aşık olmak, gözü bağlı olarak. bir uçurumun kıyısında yürümek demektir. Başına neler geleceğini hiçbir zaman bilemezsin. Sonu ölüm de olabilir, cinayet de. intihar da.
İnsan soyunun en tehlikeli duygusu aşktır.
Okuyucu kitabın ilk yarısından sonra Ahmet, kardeşi Mehmet ve cinayet üçgeninde ortak parça arayışlarına giriyor. Uzun girizgahlardan sonra nihayet Mehmet'in hikayasini dinlemeye başlıyoruz. Bu kadar acılar yaşamış bir insanın hala hayata bağlı olmasına şaşırıyoruz. Fakat Ahmet'in buna da bir açıklaması var:
Hayvanların yaptığı gibi neredeyse hafızasız yaşamak ve mutlu olmak mümkündür ama hiçbir şeyi unutmadan yaşamak imkansızdır.
Yani unutmak hayatta kalmanın şartıdır. Unutmayı başaramayanların trajedisini ise Doğulu filizof Şirazlı Sadi'nin insanı tarifinden alıntılıyor:
'Yek katre-i hunest ve hezar endişe', yani 'Bir damla kan ve bin endişe'.
Gazeteci kıza kardeşinin hikayesini anlatan Ahmet aralarda kendince felsefik çıkarımlar yapmaya da bayılır. Örneğin beden ve ruh üzerine şöyle der:
Her insan bedeninin çürüyeceğini bilir ve bundan korkar. Ama çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür; nedense bundan kimse korkmaz.
Bundan sonra zaman zaman kardeşi Mehmet'in ağzından dinliyoruz hikayeyi. Bu arada kardeşinden haber alamayan Ahmet durumu kanıksar ve şöyle der:
İnsan, kendine kendine kurallar koyulan bir hayvan gibi herşeye alışıyor.
İnsanlık dışı şartlarda bir hücreye kapatılan Mehmet bir süre sonra zaman kavramını yitirmiştir. Artık tek ölçüsü uzayan sakalı olmuştur:
Zaman kavramın kayboldu mu, içindeki temel gerçeğe, uygarlığın çeşitli yöntemlerle değiştirmeye çalıştığı, yücelttiği halde içinde durmakta olan gerçek kimliğine, yani hayvan oluşa doğru adım adım alçalıyorsun.
Gazeteci kız hikayeyi dinlerken bir yandan Ahmet'i de daha iyi tanımaya çalışır. İnsanlardan neden kaçtığı sorusuna Ahmet insanların çoğunun, özellikle zenginlerin aptal olduğu cevabını verir. Zenginlerin değerleri ile gerçek değerleri şöyle anlatır:
Zaten hayatta anlamlı olan değerler parayla sahip olunamayanlar.... Oysa zengin aptaller paranın çok önemli olduğunu sanıyorlar, bu yüzden de servetlerinin kendilerine ruhsal bir ayrıcalık. özel bir mutluluk getirmesini bekliyorlar.
Okuyan insan. dünyanın aklına yaslar sırtını.
Hemen ekliyor:
Ne mutlu cehaletin koruyucu rahminde bir cenin gibi büzülüp yatanlara.
Mehmet'in hikayesi gerçekten hüzünlü bir hikaye fakat açıkçası ben buna en büyük aşk hikayesi demezdim. Sovyetler Birliği'nin dağılmasına doğru bağımsızlık isteyen Çeçen gruplarına yardım eden İslamcılar tıpkı bugunun ABD'sinde olduğu gibi bir ava başlarlar. Ve burada şansızlık kuşu Mehmet'e vurur. Ondan sonra hayatı eskisi gibi olmayacaktır.
Basit bir hikayeymiş gibi ilerleyen romanın sonunda ise okuyucunun ağzı tam anlamıyla açık kalıyor. Ahmet'in aslında kim olduğu, Mehmet'in kim olduğu ve cinayetin kimin işlediği ise romanın sonunda beklenmedik bir şekilde açığa çıkıyor.

No comments:
Post a Comment