Yıl: 1943
Sabahattin Ali'nin yine bir solukta gözleriniz yaşlı okuyacağınız bır romanıdır Kürk Mantolu Madonna. Romanın başlarında dışardan anlatılan Raif efendinin hali akıllara Goriot Baba'yı getirir ilk önce. Sessiz sakin kendi halinde, çevresine göre hayli birikimli olan Raif Efendi tıpkı Goriot Baba gibi çocukları hatta eşi tarafından çok da saygı görmez. Kendisine daha çok eve para getiren biri olarak bakılır. Ama Raif Efendi o kadar sakin bir insandır ki bu durumu pek de önemsiyor gözükmez. Daha sonra romanı birinci ağızdan Raif Efendi'den dinlemeye başlıyoruz. Burada Almanya'ya giden genç bir delikanlının adeta Metin Erksan'ın Sevmek Zamanı isimli filminde olduğu gibi bir resme aşık olan gencin hikayesini dinliyoruz. Bu gencin aşkı o kadar saf ve yalındır ki resmin sahibinin de gözünden kaçmayacaktır. Daha sonra kendimizi acıklı ama dolu dolu bir aşk hikayesine kaptırıyoruz. Hikayenin sonunda bugünkü Raif Efendi'nin neden hayatı hiç önemsemediğini anlıyoruz.
Romandaki aşkın saflığına bir de Sabahattin Ali'nin saf güzel Türkçesi eklenince neden bu kadar kısa ki bu roman diye düşünmeden edemiyor insan. Ve tabii ki her Sabahattin Ali romanında sonra olduğu gibi 'Kim bilir aramızdan bu kadar erken ayrılmasaydı bize daha ne eserler verecekti' diye hayıflanıyorsunuz.
Romandan birkaç alıntı ile bitiriyorum:
İnsanlara ne kadar muhtaç olursam onlardan kaçma ihtiyacım da o kadar artıyordu.
Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.
Dünyada bana hiçbir şey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.
Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim... Bu hal gerçi birçok fırsatları kaçırmama sebep oldurdu, fakat fazlasını isteyerek talihimi ürkütmekten her zaman çekinirdim.
Bir kitabı okuyunca geçen iki saatin ömrümün birçok senlerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu farkedince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
Hiçbir şeyi kendimi erkeklere beğendirmek için öğrenmedim. Hiçbir zaman erkeklerin önünde kızarmadım ve onlardan bir iltifat beklemedim. Bu hal beni müthiş yalnızlığa mahkum etti. Kız arkadaşlarım benimle ahbaplık etmeyi ve fikirlerimi kabul etmeyi zevklerine ve rahatlarına aykırı buldular. Hoş tutulan bir oyuncak olmak, onlara insan olmaktan daha cazip geliyordu. Erkeklerle de arkadaş olamadım. Aradıkları yumuşak lokmayı bende bulamayınca müsavi kuvvetlerle karşı karşıya gelmektense kaçmayı tercih ettiler. O zaman erkek azminin ve kuvvetinin ne olduğunu anladım; dünyada hiçbir mahluk bu kadar kolay muvaffakiyetler peşinde koşmaz ve hiçbir mahluk bir erkek kadar hodbin, kendini beğenmiş ve kibirli, fakat aynı zamanda korkak ve rahatına düşkün değildir.
Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş.

No comments:
Post a Comment